İSLAM'DA İKTİSAT NİZAMI

 

KAPİTALİST ŞİRKETLER

 Kapitalist sistemde şirket; iki veya daha fazla kişinin doğacak olan kâr ve zararı aralarında bölüştürmek amacı ile mali bir projenin gerçekleşmesi için sermaye veya emek ortaya koymaları ile oluşan bağlayıcı bir sözleşmedir. Genel olarak iki kısımdır:

a- Şahıs şirketleri

b- Sermaye şirketleri

Şahıs şirketleri; şahsî unsurun söz konusu olduğu şirketlerdir. Şirkette ve hisselerin takdirinde şahsın etkisi vardır. Kolektif şirketler ve Adi Komandit Şirketler bu türdendir.

Sermaye şirketleri, böyle değildir. Sermaye şirketlerinde şahıs unsurunun varlığı yani herhangi bir itibarı ve etkisi yoktur. Bilâkis bu şirketler, şirketin oluşumunda ve yürütülmesinde şahıs unsurunun varlığını uzaklaştırmak ve sadece sermaye unsuruna dayanmak esası üzerine kuruludurlar. Anonim ve Limited şirketleri bu guruba girerler.

 Kolektif Şirket

 Bu şirket, iki veya daha fazla kişilerin bir araya gelerek belli bir isim altında ticaret yapmak üzere aralarında yaptıkları ittifak üzere oluşan bir anlaşmadır. Şirketin bütün üyeleri şirketin borçlarını ödeme hususunda bütün mal varlıklarıyla herhangi bir kayıt olmaksızın sorumludur. Onun için diğer ortakların izni olmadan herhangi bir ortak şirketteki kendi hakkını bir başkasına devredemez. Ortaklardan birinin iflası, tasarrufuna el konulması veya ölümü ile şirket dağılır. Dağılmaması için bir ittifak olmadığı müddetçe şirket yukarıdaki üç sebepten biriyle dağılır. Şirketin bütün taahhütlerine karşı ortakların tümü, taahhütlerin yerine getirilmesinde başkaları karşısında dayanışma içerisinde olmaları lazımdır. Bu hususta ortakların sorumlulukları sınırsızdır. Her ortak sadece şirketin malından değil gerekirse bütün mal varlığıyla şirketin borçlarını ödemeye mecburdur. Şirketin malı bittiğinde arta kalanı kendi malından ödemesi gerekir. Bu şirket, belirtilen program ve projenin genişlemesine elvermez. Bu şirketin oluşumu birbirlerini iyi tanıyan ve güvenen az kişi ile sağlanır. Bu şirkette itibar edilecek en önemli unsur, ortakların kişilikleridir. Bu da sadece bedenle sınırla kalmayıp şahsiyetin toplum içerisindeki etkisi ve sosyal yeridir.

İslâm’a göre bu şirket fasittir. Varlığını meydana getiren şartlar İslâm'daki şirketlerin şartlarına uymamaktadır. Şer'î hükme göre ortakların tasarruf hakkına sahip olmaları dışındaki şartlar geçersizdir. Şirket isterse iş alanını genişletebilir. Eğer ortaklar daha fazla sermaye veya fazla ortak alarak şirketi genişletmek üzere ittifak ederlerse, bu ittifak onlara istedikleri şekilde hareket etmeyi sağlar. Ortağın, şirketteki hissesi oranında sorumlu olmasının dışında şahsî olarak sorumluluğu yoktur. Ortaklardan herhangi biri, diğer ortakların muvafakatını almadan istediği zaman şirketten çıkabilme hakkına sahiptir. Ortaklardan birinin ölümü ile veya üzerine hacr konulması ile şirket dağılmaz. Sadece onun ortaklığı fesh edilir. Eğer ikiden fazla kişi tarafından teşekkül etmiş ise diğer ortakların ortaklığı devam eder. Şirketle ilgili şer'î şartlar işte bunlardır. Kollektif şirketin şartları ile şer'î şartlar birbirine uymamaktadır. Bu da bu şirketi İslâm nazarında fasit kılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir şirkete ortak olmak şeriata göre caiz olmaz.

Sermaye (Anonim) Şirketleri

Sermaye şirketleri, toplum tarafından bilinmeyen ortaklar tarafından meydana getirilen şirketlerdendir. Bu şirkette kurucular, şirket için ilk sözleşmeyi imzalayan herkestir. Çünkü ilk sözleşme onu imzalayanlar arasında ortak hedefin gerçekleştirilmesi için çalışma zorunluluklarını doğurur ki bu şirkettir.

Şirkete ortak olmak ve yazılmak, üzerinde yazılı değeri karşılığında şirketin projesini ihtiva eden bir veya birden fazla hisse satın almakla gerçekleşmiş olur. Bu, bir bakıma kişisel irade ile tasarruf yetkisini gösteren bir belgedir. Diğer ortaklarını rızalarının olup olmamasına bakılmaksızın herhangi bir kimsenin bu hisselerden birkaç tanesini satın alması şirkete ortak olması için yeterlidir.

Ortak kaydetme işi iki şekilde olur:

Birinci şekil: Şirketin kurucuları şirkete ait hisse senetleri çıkarır. Bu senetler şirketin kurucularına ait olup sadece kurucuları arasında dağıtılır. Bunlar herkese dağıtılmaz. Bu katılma şeklinde, şirketin takip edeceği şartları ihtiva eden şirket tüzüğünün onlar tarafından imzalanması ile gerçekleşir. Bu tüzüğü imzalayan herkes, şirketin kurucusu ve ortağı sayılır. Kurucuların hepsi imzaladıktan sonra şirket kurulmuş olur.

İkinci şekil: Anonim şirketlerin dünya çapında en yaygın şekli budur. Bir kaç kişi şirketin kuruluş işini yürütür, tüzüğünü hazırlarlar. Daha sonra şirket ortak kaydetmek için hisse senetleri halka arz edilir. Şirkete kayıt süresi bitince, şirketin idare meclisini tayin etme ve şirketin tüzüğünü tasdik için şirketin kurucu meclisi toplantıya çağrılır. Her ortağın, almış olduğu hisse sayısı ne olursa olsun, bir hisse senedine sahip olsa bile kurucu mecliste bulunma hakkı vardır. Kayıt için belirlenen süre dolduktan sonra şirket faaliyetine başlar.

Her iki kuruluş biçimi de sermaye ödemekten ibaret olan tek şekilden ibarettir. birinci şekilde kurucuların imzaları bitmedikçe, ikinci şekilde de üye kaydetme süresi sona ermedikçe şirket kurulmuş sayılmaz. Bu türlü şirketlerin sözleşmeleri, sadece sermaye ile sınırlıdır. Şirket sözleşmesinde şahıs unsuruna yer verilmez. Şirketin ortağı şahıslar değil sermayeleridir. Şahıslar değil sermayeler birbirlerine ortak olurlar. Bundan dolayı hisse miktarı ne olursa olsun, herhangi bir ortağın şirketin işlerini yürütme yetkisi yoktur. Şirketin işleri, şirketi temsilen şirket müdürü tarafından yürütülür. Şirket müdürü ise idare meclisi tarafından bu göreve getirilir. İdare meclisi genel kurul tarafından seçilir. Genel kurulda ise herkes şirketteki hisse miktarına göre oy hakkına sahiptir. Her hissenin bir oyu vardır. Söz hakkı şahıslar yerine hisselere aittir. Çünkü ortak olan şahıs değil sermayedir.

Bu şirketlerde hisse alan şahsa itibar edilmez. Yalnızca ortaya konulan sermayeye itibar edilir. Bu şirketler, şahısların hayatıyla kayıtlı değildir. Süreklilikleri vardır. Bazen bir ortak ölebilir, fakat şirket dağılmaz. Bazen bir ortağa hacr konabilir (tasarrufuna el konabilir), fakat şirketteki ortaklığı devam eder. Şirketin sermayesi, hisse ismi verilen ve değerce birbirine eşit hisselere taksim edilir. Hisse sahiplerinin şahsî sıfatların hiçbir surette önemi yoktur. Hisse sahibinin sermayede hissesi kadar sınırlı sorumluluğu vardır. Ortaklar, şirketteki hisseleri kadar zarara iştirak ederler. Hisse senetleri tedavül (dolaşım) özelliğine sahiptirler. Hissenin sahibi isterse hissesini satabilir, dilerse başka ortakların rızası olmasa bile bir başkasını kendi hissesine ortak edebilir. Her şahsın sahip olduğu hisseler, sermayeyi temsil eden parasal kağıtlarıdır. Bazen bu evrak nama yazılı, bazen de hamiline ait olabilir, Mülkiyeti bir kimseden bir başkasına intikal edebilir. Sermaye sahibi, hisselerde yazılı değerin ancak nominal değerini öder.

Hisse, parçalanmayı kabul etmeyen şirketin varlığından bir parçadır. Hisse, şirketin sermayesinden bir parça değildir. Hisse senetleri hissedarın şirketteki payını temsil eden tescil evrakı konumundadır. Hisse senetlerinin değerleri bir değildir. Şirketin kâr ve zararına göre değişir. Kâr ve zarar her sene bir olmaz. Değişik ve farklı olabilir. O halde hisse senetleri şirket kurulurken ödenen sermayeyi temsil etmezler. Ancak satış anında yani muayyen bir zamanda şirketin sermayesini temsil ederler. Zira onlar, borsa düştüğü zaman değeri düşen yükseldiği zaman da yükselen kağıt para gibidirler. Şirket kâr ederken hisse senetlerinin değeri yükselir. Zarar ederken de değerleri düşer. Şirket, çalışmaya başladıktan sonra hisse senetleri sermaye olmaktan çıkarak piyasaya göre değer kazanan veya kaybeden muayyen bir değeri olan malî evrak haline dönüşürler. Bu da şirketlerin kâr ve zarar edişlerine ve insanların şirket malına rağbetine göre olur. Tıpkı arz-taleb kuralına terkedilmiş bir mal gibidir. Hisse senetleri mali kağıtlar gibi sürekli olarak insanlar arasında el değiştirir. Hisse, hamiline ait ise şirketin defterlerinde herhangi bir şekilde kayda gerek kalmadan, nama yazılı olduğunda ise şirket defterlerinde işlem yapılarak insanların ellerinde dolaşır.

Yıllık bilanço yapılırken şirket varlıklarının değerleri istenilen değerlerden fazla olursa şirket kâr etmiş sayılır. Aradaki fark kârdır. Senelik kârlar, şirketin malî yılının bitiminde dağıtılır. Şirketin mal varlığı beklenmedik bir sebepten dolayı artış gösterirse, şirket bilfiil kâr elde etmemiş olsa dahi bu fazlalığın dağıtımına engel yoktur. Bunun tersi de olabilir. Şöyle ki: Şirket varlıklarının değer kaybetmesine rağmen şirket bilfiil kâr yapmış olabilir. Ancak yaptığı kazanç, varlıkların değer kaybına ilâve edildiği zaman, istenen değerden fazla olmazsa kârların dağıtımına yer yoktur. Kâr dağıtılırken kârdan ihtiyat akçesi ayrıldıktan sonra geri kalan kâr hisselere dağıtılır.

Şirket tüzel bir kişiliğe sahip olduğu için lehinde veya aleyhindeki davalar şirket adına sürdürülür. Şirketin özel bir ikâmet yeri ve tabiyeti vardır. Hiç bir ortak, şirkete ortağı veya idare meclis üyesi veya ortaklık niteliği olduğu için şirketi temsil edemez. Bu yetkiye ancak kendisine şirket namına konuşma selahiyeti verilen kimse sahiptir. Böylece tasarruf sahibi olan şirkettir yani tüzel kişidir.

 Sermaye Şirketlerinin Eleştirisi

Sermaye şirketlerinin yapısı budur. Bu tür şirketler İslâmi açıdan batıl olan şirketlerden ve Müslüman açısından caiz olmayan muamelelerdendir. Batıl oluşu ve ortak olmanın haram oluş nedenleri şunlardır:

1- İslâm'da şirketin tarifi şöyle idi: Kazanç gayesiyle mali bir işi yapmak üzere iki veya daha fazla kişi arasında yapılan bir akittir (anlaşmadır). Bu akit, iki veya daha fazla kişi arasında yapıldığı için tek taraflı bir anlaşma sahih olmaz. İki veya daha fazla kişilerden meydana gelen bir şirkette her iki tarafın muvafakatının olması icab eder. Şirkette aktin (sözleşmenin) kazanç gayesi ile malî bir işin yapılması üzerine olmadır. Sadece sermaye, aktin sahih olması için yeterli değildir. Hedefin mücerred olarak ortaklık olması da yeterli değildir. Malî bir işin yapılması, şirket sözleşmesinin esasıdır. Malî bir iş ise, ya anlaşma yapan her iki ortak tarafından bedenen olur ya da birisinin bedenen diğerinin de sermaye ile katılımı ile gerçekleştirilir. Mali bir işin yapılması için anlaşma yapanlardan başkası tarafından gerçekleştirilmek üzere iki taraf arasında akit yapılamaz. Çünkü İslâm'da böyle bir akit yapılamayacağı gibi bağlayıcı da değildir. Zira akit, ancak akti yapanı bağlar ve onun tasarrufunda geçerli olur, Başkasının tasarrufunda geçerli değildir. Dolayısıyla malî işin yapılmasının sadece anlaşma yapanlarla sınırlandırılması zorunludur. İş, ya ortakların tümü tarafından ya da en azından birisi tarafından emek diğerinden de sermaye katılımı ile gerçekleştirilir. Şirket kuruluşunun ve varlığının tamamlanabilmesi için malî işin anlaşma yapanlardan en azından birisi tarafından yapılması zorunludur. Şirkette üzerinde akdin (sözleşmenin) cereyan ettiği bir bedenin olması mutlaka lazımdır. Böylece İslâm'da bedenin mevcudiyeti şarttır. Zira beden şirket aktinin tamamlanmasında temel unsurdur. Beden var ise şirket sözleşmesi geçerlilik kazanır. Beden yoksa şirket sözleşmesi geçerlilik kazanmaz.

Kapitalistler ise, sermaye şirketini şöyle tarif etmişlerdir: Oluşacak olan kâr ve zararı aralarında paylaşmak maksadıyla, iki veya daha çok kişinin sermaye koymak suretiyle malî bir teşebbüse ortak olmaları ile gereğine bağlandıkları bir sözleşmedir. Gerek bu tariften gerekse yukarıda geçen iki türlü kuruluş biçimleri bu sözleşmenin İslâm şeriatının hükümlerine göre iki veya daha fazla kişi arasında yapılan bir akit olmadığın göstermektedir. Çünkü Şeriata göre akit, iki veya daha fazla kişi arasında icab ve kabulden ibarettir. Yani akit esnasında iki tarafın bulunması mutlaka lazımdır. Bir taraf akdin arzı ile başlayarak icabı üstlenir ve: "Seni aldım", "sana sattım", "seni icar ettim", "sana ortak oldum", "sana hibe ettim" gibi ifadeleri kullanarak sözleşmeye başlar. Diğer taraf da: "Kabul ettim", "razı oldum" gibi ifadeler kullanarak kabulü üstlenir. Herhangi bir akitte iki taraftan biri bulunmazsa veya icab ve kabul ameliyesi yapılmazsa anlaşma yapılmış olmaz. Şeriata göre de buna akit denmez.

Fakat sermaye şirketine baktığımızda şirket kurucularının bir takım ortaklık şartları üzerinde ittifak ettiklerini görürüz. Şirketin şartları üzerinde ittifak ederlerken fiilen ve doğrudan doğruya kendileri ortaklığa girmezler. Sadece şartlar üzerinde görüşüp anlaşmaya varırlar. Sonra şirketin tüzüğünü hazırlarlar ve bastırırlar. Daha sonra da bu tüzüğü imzalama safhasına başlarlar. Ortak olmak isteyen herkes bu tüzüğü imzalar. Bu imza işi "kabul" olarak itibar olunur. Tüzüğü imzalayan kişi o andan itibaren şirketin hem kurucusu hem de ortağı sayılır. Yani imza atılınca ya da kayıt süresi sona erince ortaklığı da tamamlanmış olur. Bu durum ise, akitte her iki tarafın bir arada bulunmadıklarını yani ne icabın ne de kabulün bulunmadığını gösterir. Burada sadece, şartları uygun gören böylece muvafakatiyle ortak olan bir taraf mevcuttur. Şu halde sermaye iki kişi arasında yapılan bir anlaşma değildir. Bilâkis tek şahsın şartları uygun gördüğünden dolayı meydana gelen muvafakiyettir. Bundan dolayı Batı hukukçuları ve kapitalist ekonomistler sözleşmedeki iltizamdan söz ederken şirketin tüzüğünü kabul etmeyi, şirkete ortak olmanın bir çeşit bireysel iradeyle yapılan tasarrufdur derler.

Bireysel irade, her şahsın kendi açısından halka ve bir başka kişiye ait bir durumu kabullenmektir. Halk ister başka şahsın bu kabulüne muvafakat etsin isterse etmesin. Hediye verme vaadi gibi. Onlara göre sermaye şirketi, hisse alanı veya kurucularını veya şirketin şartlarını ihtiva eden belgeyi imzalayan herkesi şirketin havi olduğu bazı şart ve ödevlerle zorunlu kılar. Başkasının buna muvafakat edip etmemesine bakılmaz. Onlar bunu bireysel tasarruf çeşitlerinden sayarlar. Buna binaen bireysel tek taraflı irade beyanı ile kurulan olan sermaye şirketi akti şer'an batıl bir akittir. Çünkü Şeriata göre akit; üzerinde akit yapılan hususta izi görülecek şekilde, akit yapanlardan birisinden sadır olan icab ile diğerinin kabulünün birleştirilmesidir. Hisse şirketindeki akitte bu gerçekleşmemektedir. Zira anonim şirketlerde iki veya daha fazla şahıs arasında ittifak yapılmamaktadır. Yapılan sözleşme ancak malî bir teşebbüste şahsı bağlamaktadır. Şirket ortaklarının veya sözleşmeye bağlı olanların sayıları ne kadar çok olursa olsun bunların tümü tek şahıs gibi kabul edilirler.

Şöyle denilebilir: "Ortaklar şirketin şartları üzerinde kendi aralarında anlaşmaktadırlar. Bunların bu ittifakları "icab ve kabul" sayılır. Anlaşma metni, üzerinde anlaştıkları hususların tescili için yapılan şekli bir işlemdir. O halde buna niçin akit denmesin?"

Buna cevap şöyledir: Ortaklar şirketin şartları üzerinde anlaştılar. Fakat bu anlaşma ile onlar kendilerini bilfiil şirketin ortağı olarak görmemektedirler. Bu anlaşma ile kendilerine şartlara bağımlı hissetmemektedirler. Nitekim şartlar üzerinde anlaşmaya varıldıktan ve anlaşma metni yazıldıktan sonra, bir kısmı ortak olmayabildiği gibi ortaklığı terk de edebilir. Tüzüğün yazılması da kendi anlayışlarına ve ittifaklarına göre bağlayıcı değildir. Ancak tüzüğü imza ettikten sonra sorumluluk başlar. Bundan önceki safhada bir bağlayıcılık söz konusu değildir. Bu nedenle onlara göre imzadan önce şartlar üzerindeki anlaşma bağlayıcı değildir ve akit sayılmaz. Bu olay şer'an da akit sayılmaz. Çünkü ortaklık şartları ve ortaklık üzerinde varılan anlaşma şirket sözleşmesi olarak kabul edilmez. Çünkü imzadan önceki anlaşmalar kendilerini bağlayıcı değildir. Sözleşme, akit yapan her iki tarafın bağlandığı şeydir. Bunun için gerek ortaklık gerekse ortaklık şartları üzerindeki anlaşmaları "icab" ve "kabul" sayılmaz. Çünkü yapılan işlem, şeriat hükümlerine göre akit sayılmaz. Üstelik onlar tarafından da akit sayılmamaktadır.

Denilebilir ki; "Ortağın sözleşmeyi imzalamayı kabullenmesi, kendisi dışındaki kişi için "icab" sayılır. Sözleşmeyi fiilen imzaladıktan sonra ise kendisi dışındaki kişi için de "kabul" sayılır. Hal böyleyken niçin, sözleşmenin imzaya açılması icab, imzalanması da kabul sayılmasın?"

Buna cevap şöyledir: Sözleşmeye imzasını koyan her ortak şirket ortaklığını kabul ettiği için bunu kabul diyebiliriz. Fakat arz yani icab bellir bir kimseden kaynaklanmamaktadır. Dolayısıyla sözleşmeyi imzaya sunan bir kimse yoktur. Ne kurucular ne de ilk imza koyanlar, arz eden konumunda değildirler. Ancak ortada sadece her bir ortağın kabulü vardır. İmzalayan kimse, kendisine herhangi bir kimse tarafından tasarruf arzı sunulmadan yani herhangi bir kimse tarafından ona: "Sana ortak oldum" denilmeden kendi kendine şartları kabul etmiş ve şartlara bağlanmıştır. Sözleşme metninin imza için kendisine verilmesi da tasarruf arzı sayılmaz. Yani icab değildir. Bu nedenle sermaye şirketlerinde sadece her ortağın kabulü vardır. İcab olmadan kabullerden teşekkül eden şey şer'an akit sayılmaz. Kabullerle beraber icabete delâlet eden lafızların söylenmesi gereklidir. Önce icab, sonra da kabule delâlet eden lafızlar yer almalıdır. Buna göre şirket sözleşmesine imzasını koyan herkes icab şartını yerine getirmiş sayılmaz. Bilâkis onların hepsi "kabul" diyenler sayılırlar. Böylece şirkette kabullerin icab olmaksızın bulunması ile şirket anlaşması yapılmış olmaz.

Kapitalistler şirkete ait belgeye yani şirket tüzüğüne akit adını verirler ve "sözleşme imzalandı" derler. Şeriata göre ise bu belge hiçbir surette akit sayılmaz. Akit ancak, iki taraf arasındaki icab ve kabulden ibarettir. Bu nedenle sermaye şirketi şer'î bir anlaşma sayılmaz.

Ayrıca bu akitte kazanç kastıyla malî bir iş üzerinde ittifak da hasıl olmuş değildir. Kurucular ya da kayıt olanlar, malî bir projeye sermaye koymak üzere muvafakat etmişlerdir. Bu, malî bir işi yapmak üzere ittifak unsurlarından yoksundur. Ortaya bir iş yapma mecburiyeti koymadan, böyle bir hususu hesaba katmadan şahsî olarak sermaye katkısında bulunmakla kendini bağımlı hale getirmek vardır.

Halbuki şirket kurmaktan maksat sermayeyi işletmektir. Yoksa sadece şirket kurmak bir hedef değildir. Böylece aktin iş yapma ittifakından yoksun olması akdi (sözleşmeyi) batıl kılar. Zira malî işin yapılması için bir ittifakın olmayışından dolayı sadece sermayenin ödenmesi üzerindeki bir muvafakat ile şirket vücut bulmuş olmaz. Bundan dolayı da o şirket her yönü ile batıldır.

Denilebilir ki; "Bazen şirkete ait sözleşme metninde şirketin yapacağı iş çeşidi, meselâ; şeker fabrikası kurmak, ticaret yapmak gibi işler belirtilmiştir. Bu durumda ise malî bir iş üzerinde anlaşma meydana gelmektedir."

Buna cevap ise şöyledir: Sözleşmede zikredilen iş türü şirketin ileride yapacağı bir iştir. Fakat bu iş üzerinde henüz ortakların ittifakı hasıl olmuş değildir. İttifak ancak ortaklık ve şirketin şartları üzerinde hasıl olmuştur. İşin yapılması, şirket kurulduktan sonra sahip olacağı tüzel kişiliğe terkedilmiştir. Bu durumda ise malî bir işin bizzat ortaklar tarafından yapılması hususunda bir ittifak meydana gelmemiştir.

Buna ilâveten İslâm'a göre kurulan bir şirkette beden varlığı yani tasarruf edecek şahıs şarttır. Çünkü gerek şirkette gerekse alış-veriş ve icarede ve diğer anlaşmalarda bedenin varlığından maksat, tasarruf yapan şahıstır. Yoksa cisim veya emek değildir. Bu nedenle şirketin oluşturulmasında beden varlığı temel bir unsurdur. Beden olmadıkça şirket, kurulmuş sayılmaz. Sermaye şirketlerinde ise kesinlikle beden bulunmaz. Daha doğrusu şahsî unsur şirketten kasten uzaklaştırılır ve. şahsî unsura herhangi bir şekilde değer verilmez. Çünkü hisse şirketinin sözleşmesi, yalnız sermayeler arasında yapılan bir akitten ibarettir. Sözleşme şahsiyet unsurundan yoksundur. Gerçek kişiler yerine sermayeler birbirlerine ortaktırlar. Bedenin yokluğu nedeniyle bu tip şirketler İslâmi açıdan kurulmuş sayılmazlar. Dolayısıyla sermaye şirketleri şer'an batıldır. Çünkü malı harcayacak ve işletecek bedendir. Maldaki tasarruf da ancak bedenle olur. Beden olmayınca tasarruf da olmaz.

Şirkete sermaye koyarak ortak olmayı kabul edenlerin sermaye sahibi şahıslar olması, şirkette işi yürütecek idare meclisini seçenlerin şahıslardan meydana gelmesi, şirkette beden varlığına delâlet etmez. Çünkü onlar, ortak olmaları üzerinde değil, ortak sermaye konulması üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Dolayısıyla şirketin ortağı gerçek kişi değil sermayedir. Onların idare meclisini seçmelerinin anlamı, kendi yerlerine vekil seçmek değil, onlar tarafından sermayelerine vekil tayin işini yapmaktadır. Bu hareketleriyle de kendilerine vekil tayin etmiş sayılmazlar. Bunun delili ise hisse sahiplerinin elindeki hisse sayısınca oya hakkına sahip olmasıdır. Tek bir hisseye sahip olan bir oya yani bir vekâlete sahiptir. Bin hissesi olan da bin oya yani bin vekâlete sahiptir. O halde görüldüğü gibi vekâlet şahsa değil sermayeye verilmektedir. Bu durum beden unsurunun şirkette yok olduğunu, fonksiyonunun olmadığını ve şirketin sadece sermaye unsurundan meydana geldiğini göstermektedir.

Tüm bunlar çerçevesinde sermaye şirketlerinin İslâm'da şirketin teşekkülü için gerekli şartlara sahip olmadıklarını görülmektedir. Zira iki veya daha fazla kişiler arasında anlaşma gerçekleşmemiştir. Ortada sadece tek taraflı bireysel iradeye bağlanma söz konusudur. Bir işin yapılması konusunda anlaşma sağlanmamıştır. Sadece gerçek kişinin ortaya sermaye koyma zorunluluğu vardır. Şirkette gerçek kişiliği ile doğrudan doğruya tasarruf hakkına sahip bir beden yoktur. Ortada sadece sermaye vardır. Bundan dolayı anonim şirket sözleşmesi batıldır. olur. Çünkü kuruluş biçiminden dolayı şirket olmamıştır ve İslâm'daki şirket tarifine uymamaktadır.

2- Şirket, malda tasarruf üzerine yapılan bir sözleşmedir. Şirket aracılığı ile malın geliştirilmesi ve çoğaltılması, mülkün çoğaltılması ve geliştirilmesidir. Mülkün geliştirilmesi ise şer'î tasarruflardan bir tasarruftur. Şer'î tasarrufların hepsi sözlü tasarruflardır. Bu ise, sermayeden değil kişiden kaynaklanır. Mülkün çoğaltılması ve geliştirilmesi mutlaka tasarrufa sahip kişi tarafından olmalıdır. Yani sermaye tarafından değil, bir şahıs tarafından olmalıdır. Sermaye (anonim) şirketi ise, tasarruf hakkına sahip gerçek kişi ve bu kişinin beden olarak ortaklığı olmaksızın sadece sermaye ile mülkün geliştirilmesi esasına dayalıdır. Sermaye şirketi, bir araya toplanıp kendisinde tasarruf gücü oluşan sermaye demektir. Bu nedenle şirket; alış-veriş, iş sahaları açmak, şikayetler ve benzeri konuların hepsinde tasarruf hakkının sadece kendisine ait olduğu tüzel kişi olarak değerlendirilir. Ortakların hiçbir surette şirkette tasarruf hakları yoktur. Şirketteki tasarruf haklarının tamamı tüzel kişiliğe yani şirkete aittir.

Halbuki İslâm'a göre kurulmuş şirketlerde tasarruf, şirketin ortağı olan gerçek kişilere aittir. Ortaklar bir birinden izin alarak istedikleri tasarrufu yapabilirler. Ortakların sermayelerine havale edilecek hiç bir tasarruf yoktur. Tasarruf yetkisi ortağın şahsına aittir. Dolayısıyla tüzel kişilik vasfıyla şirketten kaynaklanan tasarruflar şeriata göre batıldır. Çünkü tasarrufların muayyen bir şahıstan yani insandan kaynaklanması gereklidir. Bu şahsın da tasarruf ehliyetine sahip olması gerekir. Halbuki sermaye şirketinde böyle bir durum mevcut değildir.

Burada şöyle denilmez: "Şirkette direkt olarak iş yapan işçilerdir. Bu işçiler hisse alan sermaye sahiplerinin ücretle çalıştırdıkları kimselerdir. İdare ve tasarrufta bulunanlar da şirket müdürü ve idare meclisidir. Bunlar da hisse sahiplerinin vekilleridirler."

Böyle denilmez. Çünkü ortak olan kimse, şirkette şahıs ve zat olarak belirlenmiştir. Şirket akti onun zatı üzerinde gerçekleşmiştir. Buradan hareketle şirketin işlerini yürütecek birini kendi yerine vekil tayin etmesi caiz olmayacağı gibi, şirketin işlerini yapmak için bir işçiyi kendi yerine ücretle çalıştırması da caiz olmaz. Bilâkis şirketin işlerini şirkete ortak olanın bizzat kendisinin yürütmesi lazımdır. Ortakların kendi yerine işi yürütmek için ücretli çalıştırmaları ve idare heyetini kendilerine vekil kılmaları caiz değildir. Zaten idare meclisi hisse sahibi şahısların vekili değildirler. Onlar ancak mal ve sermayenin vekilidirler. İdare meclisinin seçilmesi ise, gerçek kişiliğe sahip ortaklar yerine gerçek kişilerin ellerinde bulundurdukları hisseler tarafından gerçekleştirilir. Kaldı ki gerek müdür gerekse idare meclisi şu üç husustan dolayı şirkette yetki ve tasarruf sahibi olamazlar.

a- Çünkü onlar, hisse sahiplerinin vekâletiyle yani ortakların kendilerini seçmeleriyle tasarruf hakkına sahip olmaktadırlar. Halbuki ortağın bir başkasını yerine vekil bırakması caiz olmaz. Çünkü ortaklık şahsın bizzat kendisi üzerine yapılmıştır. Tıpkı yerine evlenmek için birini vekil tayin etmesi caiz olmayacağı gibi. Vekâlet ancak kendisi için evlenme aktini yapacak olana verilebilir. Bunun gibi kendi yerine ortak olmak üzere bir başkasını vekil tayin edemez. Ancak ortaklık akdini yapacak birini vekil tayin edebilir.

b- Hisse sahipleri yani ortaklar zatlarının vekâletini değil, mallarının vekâletini vermişlerdir. Bu hususu belirten delil seçim sırasında kişinin şahsiyeti değil katkıda bulunduğu hisse miktarının çıkardığı oylardır. Bu şekilde bir vekâlet, şahıslar yerine sermayeleri ilgilendirmektedir. Çünkü mal, yani sermaye söz sahibidir.

c- Hisse sahipleri bedenleri ile değil sermayeleri ile ortaktırlar. Sermaye ortağı, şirkette kesinlikle tasarruf hakkına sahip olamaz. Bundan dolayı şirkette tasarruf etmek üzere bir başka ortağın vekâleti sahih olmaz.

Bu nedenlerden dolayı şirket müdürünün ve idare meclisinin tasarrufu Şeriata göre batıl bir tasarruf olur.

3- Sermaye şirketinin daimi oluşu Şeriata muhaliftir. Zira şirket, şeriata göre caiz olan akitlerdendir. Eğer şirket iki kişiden oluşmuş ise ortaklardan birinin ölümü, cinnet getirmesi, üzerine hacr konulması ve ortaklardan birisinin fesh etmesiyle şirket iptal olur. Eğer şirket ikiden fazla kişiden oluşuyorsa ortaklık bozulur. Varisi olan ortaklardan biri ölünce bakılır; eğer geride kalan mirasçı rüşdüne ermemiş ise onun şirketteki ortaklığı devam etmez. Eğer rüşdüne ermiş ise şirkette olan ortaklığını devam ettirebilir. Tasarruf etmek iznine sahip olduğu gibi, şirket malının taksimini de isteyebilir. Eğer ortaklardan birine hacr konmuş ise, o takdirde şirket dağılır. Çünkü şirkete ortak olacak kimsenin tasarruf yetkisini kullanabilecek ehliyette olması icab eder.

Sermaye şirketinin ortaklarından birinin ölümü veya üzerine hacr konulmasına rağmen devame etmesi, dağılmaması, şirketi şeriata göre fasid kılar. Çünkü bu nitelikleri taşıyan bir şirket, varlığını ve akdin mahiyetini ilgilendiren fasid bir şartı ihtiva etmektedir.

Meseleyi özetleyecek olursak şeriata göre sermaye şirketi, aslında şirket olarak sayılmaz. Çünkü ortaklıkta görülen tek unsur sermaye ortaklığıdır. Halbuki beden ortaklığı esasla ilgili olan bir şart olduğu halde böylesi bir şirkette bu esaslı unsur yer almamaktadır. İslâm'a göre bir şirket hem mal hem de bedenin katılımıyla gerçekleşir. Bu iki unsurdan beden unsuru mevcut değilse, şirket teşekkül etmiş olmaz. Sermaye şirketlerinde ortaklık sadece mal ve sermayenin varlığı ile tamamlanır. Beden ortaklığı aranmadan ve bu ortağa herhangi bir itibar vermeden şirket faaliyetini devam ettirir. İşte bu nedenle şeriata göre şirket oluşmadığından şirket batıldır. Ayrıca şirkette doğrudan doğruya tasarrufta bulunanlar idare meclisidir. İdare meclisi ise hisse sahiplerinin vekilleri konumundadır. Yani sermaye ortaklarının vekilidirler. Halbuki Şeriata göre bir ortağın şirkette çalışması için birisini yerine vekil tayin etmesi caiz değildir. İster bu ortak sermaye ortağı ister beden ortağı olsun. Çünkü şirket akdi ortağın kendi zatı üzerinde yapılır. Dolayısıyla şirkette bizzat kendisinin tasarrufta bulunması gerekir. Yerine şirkette çalışmak üzere bir başkasını vekil tayin etmesi sahih olmadığı gibi, çalışmak üzere yerine bir başkasını ücretle tutması da caiz olmaz. Sermaye ortağı ise, şirkette ortak olarak tasarruf yetkisine ve çalışma hakkına kesinlikle sahip değildir. Tasarruf yetkisi ve çalışmak sadece beden ortağına aittir.

Sermaye şirketi tüzel bir kişiliğe sahiptir. Bu yapısı itibarıyla da tasarruf hakkına sahip olan bu tüzel kişiliktir. Halbuki şeriata göre tasarruf hakkı ancak; baliğ, akıllı ya da mümeyyiz akıllı özelliğine sahip, tasarruf yetkisine haiz gerçek kişi insan tarafından kullanılır. Bu şekilde meydana gelmeyen her tasarruf şeriata göre batıldır. Tasarruf hakkının manevî şahsiyete (tüzel kişiye) dayandırılması caiz değildir. Bilâkis tasarruf yetkisinin tasarruf ehliyetine sahip olan bir insana dayanması gerekir.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı sermaye şirketleri batıldır. Kuruluşu batıl olan bir şirketin bütün tasarrufları da batıldır. Böylesi şirketler tarafından kazanılan mallar da batıldır ve mülk edinilmesi helâl olmaz.

Sermaye Şirketinin Hisseleri

Şirketin hisseleri, takdir zamanında şirketin değerini temsil eden malî evraklardır. Şirketin kuruluşu sırasındaki sermayesini temsil etmezler. Hisse, şirketin varlığından ayrılmayan bir parçadır. Hisse, şirketin sermayesinden bir parça değildir. Hisse, şirket varlıklarının değerini gösteren bir senet konumundadır. Hisselerin değeri her zaman bir değildir. Hisselerin değeri, şirketin kârına ve zararına göre değişebilir. Her sene bu senetler aynı değerde olmayıp zamanla değişebilir. Buna göre hisseler, anonim şirket kurulurken verilen sermayeyi hiç bir zaman temsil etmezler. Hisseler ancak satış esnasındaki yani belli zamanda şirketin sermayesini temsil eder. Hisseler, kağıt para gibidir. Borsalarda fiatları düşünce değeri de düşer. Borsalardaki değeri yükselince da değeri yükselir. Şirket işe başlayınca hisseler sermaye olmaktan çıkarak muayyen bir kıymete haiz malî evraka dönüşürler.

Malî evrakla ilgili şer'î hükme gelince: Eğer mali kağıklar altın veya gümüş karşılığı olan kağıt paralarda olduğu gibi helâl maldan bir meblağı garanti ediyorsa; alım-satımları helâl olur. Çünkü garanti edilen ya da ihtiva edilen mal helâldır. Eğer senetler, haram maldan elde edilen bir meblağı ihtiva ediyorsa bunların alış-verişi haramdır. Meselâ faizli bonolar, banka hisseleri ve benzeri senetlerin alış-verişi gibi. Çünkü garanti edilen mal haramdır. Sermaye şirketlerinin hisseleri ise bir miktar helâl sermayeyi bir miktar da haram kazancı garanti etmektedir. Yani helâl ve haramı karıştırmaktadır. Bu karışım ise şeriata göre batıl olan sözleşme ve muameleden kaynaklanmakta, dolayısıyla sermaye ile kâr birbirinden ayırt edilememektedir. Her senet, batıl şirketin varlıklarından bir hissenin değerini göstermektedir. Şirket ise, bu varlıkları şeriatın haram kıldığı batıl bir muameleden elde etmiştir, Dolayısıyla bu haram bir maldır ve hisselerinde haram mal bulunmaktadır. Onun için bu malî evrakların alış-verişi ve onlarla muamele caiz değildir.

Gelelim Müslümanların sermaye şirketlerine ait hisseleri satın almalarına, kurulmasına katkıda bulanmalarına ve bu tür bir şirketin hissedarı olmalarıyla şirkete ortak olmalarının hükmüne: Yaptıkları işin hükmünü bilmemeleri veya sermaye şirketlerinin gerçek yapısını bilmeden fetva veren birtakım hocaların fetvalarına istinaden ortak olmaları ile Müslümanlar haram bir iş yapmış olurlar mı? Ellerindeki bu hisseler onlar için mülk kabul edilir mi? Şeriata göre batıl olan bir muamele ile edilse bile o mallar helâl olur mu? Yoksa bu yol ile kazanılan bir mal mülk edinilemeyen haram bir mal mı olur? Müslümanların bu hisse senetlerini halka satmaları caiz midir, yoksa caiz değil midir?

Buna verilecek cevap şudur: Şer'î hükmü bilmemek mazeret değildir. Çünkü günlük hayatta İslâm şeriatı hükümlerine göre yaşayabilmesi için bağlanması gereken şer'î hükümleri öğrenmesi her Müslümana farz-ı ayındır. Ancak yapılan işin benzerine ilişkin hüküm, fiili yapan tarafından bilinmiyorsa o işten dolayı kişi cezalandırılmaz. Onun hakkındaki şer’î hüküm, batıl da olsa onun ameli sahih olur. Çünkü, "Rasul (sas), Muaviye b. el-Hakem'i namaz kılarken birinin aksırmasına yerhamükellah dediğini işitti. Namaz bitince ona, namazda konuşmanın namazı bozduğunu, aksırana cevap vermenin de namazı bozacağını söyledi. Fakat namazını iade etmesini ona emretmedi.”

İşte bu hüküm, yani namazda iken konuşmanın namazı batıl hale getireceği hükmü, genel manada o şahıs gibi herkesin bilmediği bir husus olduğu için Rasul (sas) bu konuda onu mazur görerek namazına sahih kabul etmiştir. Sermaye şirketlerinin şeriata göre haram oluşu hükmü, bir çok Müslümanın benzerini bilmediği hükümlerdendir. Bundan dolayı bu husustaki bilgisizlik mazur sayılabilir. Bu durum karşısında Müslümanların tesis ettikleri ortaklık Şeriata göre batıl olsa bile sahihtir. Muaviye b. el-Hakem'in namazı gibi. Her ne kadar yapılan amel namazı batıl hale getiriyor ise de namaz, sahih kabul edildi. Çünkü, Muaviye, konuşmasının namazı batıl hale getireceğini bilmiyordu. Müftülerin fetvası da fetva sorana göre böyledir. Fakat müftünün kendisi sermaye şirketleri konusunda hüküm vermeden önce şirketlerin vakıasını anlamak için gayret göstermediği için hiç bir zaman mazur sayılmaz. Böyle bir şirketin hisse senetlerine sahip olan kimselerin bu mülkiyeti sahihtir. Onların amelleri hakkındaki şer’î hüküm onu sahih olarak gördüğü müddetçe malları helâldır. Fakat bu hisseleri Müslümanlara satmak caiz değildir. Çünkü bunlar şeriata göre batıl olan malî evraklardır. Mülkiyetinin helâl oluşu ile ilgili sebep, bilgisizlikten (cehaletten) kaynaklanan, arizi bir mazerettir. Fakat bu konudaki şer'î hüküm bilindiği, bir kısım insanlar bunu bildikten sonra böyle bir kazanç haram olur, ne alınır ne satılır ne de başkası adına satışını yapabilir.

Hakkında şer'î hükmün bilinmemesi sebebi ile mülk edinilen bu türlü hisselerden kurtuluş çaresi; şirketin dağılması ile olabileceği gibi, kurulu şirketi İslâmî bir şirkete dönüştürme yolu ile de olabilir. Bir başka çare de hisse şirketlerinin hisselerini helâl kabul eden bir gayri müslime hisseleri verip sattırarak parasını alma yolu ile de olabilir. Süveyd b. Gafele'den rivayet edildiğine göre; "Bilâl, Ömer b. Hattab'a şöyle dedi: Senin amillerin haraç olarak domuz ve şarap alıyorlar. Bunun üzerine Ömer onlara şöyle dedi: Onları almayın, fakat onlara sattırın, paralarını alın.”

Görüşünü bu şekilde açıklayan Ömer'e karşı hiç bir sahabe karşı çıkmadı. Halbuki Şeriata ters düşen bir hüküm taşısa idi Ömer'e karşı çıkılırdı. Karşı çıkmamaları bir icmayı oluşturur. Şarap ve domuz, zimmet ehlinin mallarındandır. Bu tip şeyler Müslümanların malı olamaz. Gayri müslimler, bunları cizye bedeli olarak Müslümanlara vermek istedikleri zaman Ömer o malı kabul etmemelerini, onlara sattırıp, satıştan elde edilen parayı almalarını emir buyurdu. Sermaye şirketlerinin hisseleri de batılı kapitalistlerin mallarındandır, Müslümanların malı olamaz. Müslümanların doğrudan doğruya onları almaları caiz değildir. O halde hisseleri onlara sattırırlar ve paralarını alırlar. Cizye ve harac konusunda, domuz ve şarapta Müslümanların alacağı tahakkuk etmesinde olduğu -Ömer'in onları sattırıp paralarını almalarını emrettiği- gibi Müslümanların bu tip hisseleri de zimmilere sattırıp paralarını almaları haklarıdır.

Kooperatifler

Kooperatifler de kapitalist şirketlerin bir çeşittir. Her ne kadar bunlara kooperatif deniliyorsa da bunlar da birer şirkettirler. Bunlar, bir gurup şahsın özel bir takım faaliyetlerde bulunmak üzerine kendi aralarında ittifak etmeleri ile oluşan ortaklıktır.

Kooperatifler üyelerine yardım etmeyi veya üyelerinin sınırlı ekonomik maslahatlarını garanti etmeyi amaçlayan ticari şeklide teşekkül etmiş, şirketler gibi tüzel kişilik kazanmış yardımlaşma kuruluşlarıdır. Bu yönü ile iktisadî gayesi bulunmayan diğer cemiyetlerden ayrılırlar. Kooperatif, sadece kendi üyelerinin kazançlarını artırmayı, üyeler arasında sağlam bir iktisadî bağın gelişmesini ve her üyenin ekonomik durumunu düzeltmeyi gaye edinir.

Kooperatif, bir kaç üyenin bir araya gelmesiyle meydana gelir. Bazen bu sayı yedi, bazen daha çok, bazen daha az olabilir. Fakat kooperatif yalnız iki kişinin bir araya gelmesi ile kurulmaz. Bunlar iki kısımdır :

A- Kuruluş hisselerine sahip şirketler. Bu nevi şirketlerde bu hisseleri elinde bulunduran herhangi bir kimse ortak olma sıfatını elde etmiş olur.

B- Kuruluş hisseleri olmayan şirketler. Bu türlü bir şirkette üye olmak, her yıl genel kurulun tespit edeceği yıllık ortaklık aidatını vermekle gerçekleşir.

Kooperatifte şu beş şartın bulunması lazımdır:

1- Kooperatife katılma serbestiyeti. Kooperatife katılma kapısı daha evvelki ortaklara uygulanan şartların aynısı ile herkese açık olmalıdır. Kooperatifin tüzüğü, tüzüğün ihtiva ettiği kayıt ve disiplinler, iştirak eden her üyeye uygulanmalıdır. Bu kayıtlar ister belli yere ait olsun, -köy kooperatifi gibi- ister bir meslek gurubunu kapsamına alsın -berberler kooperatifi gibi- durum değişmez.

2- Hukuk karşısında her üye aynı hakka sahip olmalıdır. Bunun en belirgin tarafı oy kullanmaktır. Her ortak tek bir oya sahiptir.

3- Hisseler için belli kâr tespit etmek. Bazı kooperatifler, -elde ettiği kâr imkan verirse- daimi ortaklarına belli bir miktar kâr verirler.

4- İşletmeden doğan kâr gelirini geri vermek. Kooperatifle beraber yapmış oldukları işler nispetinde -bunlar ister satışlar olsun ister ise kooperatifin ve organlarının hizmetlerini kullanmak olsun fark etmez- elde edilen net kârın ortaklara geri verilmesi.

5- Kooperatif için ihtiyat akçesi olarak bir servet teşkilini sağlamaktır.

Şirketi idare etme yetkisini ve direkt olarak işletmesini üzerine alan idare meclisidir (yönetim kuruludur). Yönetim kurulu, ortakların yapacağı genel kurul toplantısında seçilirler. Genel kurulda yatırdıkları ortaklık hisselerine bakılmaksızın her üyenin bir oy hakkı vardır. Yüz hissesi olan da bir hissesi olan da tek bir oya sahiptir. Yönetim kurulunu seçmek için her üye tek bir oya sahiptir.

Kooperatiflerin bir kaç çeşitleri vardır:

a- Meslek kooperatifleri,

b- Tüketim kooperatifleri,

c- Zirai kooperatifler,

d- Üretim kooperatifleri.

Genel olarak bunlar ya tüketim kooperatifleridir ki bu tür kooperatiflerde kâr, yapılan alış-verişe göre dağıtılır. Yahut üretim kooperatifleridir ki böyle kooperatiflerde de kâr, üretime göre taksim edilir.

İşte kooperatifler bunlardır. Bunların hepsi aşağıdaki sebeplerden dolayı İslâm hükümlerine ters düştükleri için batıldır.

1- Kooperatifler aynen şirket gibidirler. Bunun sahih olabilmesi için şeriatın belirttiği şirket şartlarına tam olarak sahip olması lazımdır. İslâm'da şirket; iki veya daha fazla kişinin içerisinde kazanç maksadıyla malî bir işi yapmak için üzerinde ittifak ettikleri akte denir. Buna binaen işin bizzat ortaklar tarafından yapılabilmesi için şirkette beden varlığı şarttır. Yani şirketin şeriata göre şirket sayılması için bedenin katkısı lazımdır. Şirkette şirketin uğruna kurulduğu işi yapacak mülk ve tasarruf sahibi birisi bulunmazsa şirket teşekkül etmiş sayılmaz. Bu temel prensibi kooperatife uyguladığımızda bunların şer'î ölçüler içerisinde teşekkül etmediklerini görürüz. Çünkü bunlar sadece sermayeye dayalı şirketlerdir. Bunlarda ortağın bedenle çalışması yoktur. Şirketi meydana getiren tek unsur maldır. Ortaklar arasında bir işin yapılması üzerinde ittifak hasıl olmuş değildir. Ancak işi yapacak kimseleri araştırıp bulacak bir idare meclisini oluşturmaları uğrunda belirli bir sermayeyi vermek üzere bir ittifak hasıl olmuştur. Böylece şirkete katkıda bulunan şahıslar sadece mallarıyla ortak olmuşlardır. Bu sebeple şirket beden ortaklığından yoksundur. Kooperatif beden ortaklığından yoksun olduğu için de şer’î bir şirket sayılmaz. Esas itibarı ile şirket kurulmuş sayılmaz. Çünkü şirket, mal ile tasarruf üzerinde yapılan bir akiddir (sözleşmedir). Tasarruf ise ancak beden ile olur. Eğer bedenden yoksun olursa şeriata göre şirket olmuş olmaz ve o şirket batıl bir şirket olur.

2- Kâr dağıtımının sermaye ya da emek yerine alınan mallar veya üretime göre olması da caiz değildir. Çünkü şirketler mal üzerine kurulursa, kazanç da ona tabi olur. Eğer şirket iş üzerine kurulmuş ise, kazanç da ona tabi olur. Böylece kazanç, ya mala ya işe veya hem mala hem de işe tabi olur. Kâr dağıtımının alınan eşyaya veya üretilen mala göre yapılmasını şart koşmak ise, şeriata göre sözleşmeye ters düştüğü için caiz değildir. Akdin gereğine ters düşen, akdin maslahatından ve gereğinden olmayan her şart fasit bir şarttır. Kârı, yapılan alış-verişe veya üretime göre taksim etmek aktin gereğine aykırıdır. Çünkü akit şeriata göre mal ya da iş üzerine yapılır. Böylece kâr mal ya da işe göre taksim edilir. Kârın, satın alınan mala ve üretilen eşyaya göre dağıtılmasını şartı fâsid bir şarttır.

Sigorta

Hayat, eşya veya benzeri şeyler üzerinde yapılan sigorta işlemi de bir tür akittir. Bu akit, sigorta şirketi ile sigorta şirketi tarafından sigortalanmak isteyen kimse arasında yapılır. Bu akitte sigortalı, sigorta şirketinden; mal veya varlıkları açısından zarar edeceği malın ya aynısını veya değerini almak için, hayat sigortası açısından ise hayatına eşdeğer bir paranın verilmesi için taahhüt ister. Buna göre her iki tarafın tayin edeceği belli bir zaman içerisinde meydana gelecek sözleşme konusu olay için belli bir meblağ karşılığında sigorta şirketi zararı ödemeyi kabul eder. Bu icab ve kabule göre sigorta şirketi iki tarafın üzerinde ittifak edecekleri muayyen şartlar içerisinde sigortalıya taahhüt ettiği şeyi yerine getirir. Yani zararın ya aynısını veya değerini felâket meydana geldiğinde sigorta ettiği kişiye öder. Meselâ; malı telef olduğunda, arabası hasar gördüğünde, evi yandığında, malı çalındığında, öldüğünde ve benzeri olaylar karşısında sigorta şirketi, sigortalının belli zaman içerisinde sigortaya ödediği pirim karşılığında sigortalının uğradığı zararı varılan anlaşmalara göre öder.

Bundan anlaşıldığına göre sigorta; sigorta şirketi ile sigortalı arasında sigorta konusu nesne ve şartları üzerinde yapılan ittifaktan doğan bir akittir. Fakat her iki taraf arasında yapılan bu sözleşmeye binaen şirket, üzerinde ittifakın cereyan ettiği şartlar çerçevesinde ya muayyen bir miktarı veya karşılığını ödemeyi taahhüt eder. Sigortalı, anlaşma maddelerine uyan bir felâketle karşı karşıya kalırsa, şirket telef olan malın ya aynısını yahut piyasa değerini vermek mecburiyetindedir. Şirket malın değerini veya aynısını sigortalıya veya başkasına verme hususunda serbesttir. Şirket tazminatın ödenmesine ikna olduğu veya mahkeme tarafından böyle bir hüküm verildiği zaman sözleşme şartlarında yer alan hususlardan birinin meydana gelmesiyle sigortalı, sigorta şirketindeki hakları gereğince tazminat almaya hak kazanır.

İşte böylesi bir anlaşmaya sigorta denilmektedir. Sigorta bazen doğrudan doğruya anlaşmaya giren kişinin yararı için yapılır. Bazen de çocukları, karısı veya diğer varislerine yarar sağlamak için yapılır. Hayat sigortası, eşya sigortası, ses sigortası ve benzeri ifadeler ve sloganlar sigorta şirketlerinin çoğu kez sigorta muamelesini halka sevdirmek için kullandıkları tabirlerdir. Aslında hayat sigorta edilmiyor. Sadece sigorta ettiren kimsenin, ölümünden sonra çocuklarına, karısına ve diğer mirasçılarına belli bir miktarın verilmesi üzerine sigorta yapılıyor. Sigorta aslında eşya, araba ve mal edinilebilen diğer şeyleri garantiye almıyor. Garantiye aldığı tek şey bozulmuş veya zarara uğramış olan eşya, araba ve diğer mallar karşılığında ya aynısının ödenmesi veya değerinin ödenmesidir. Gerçekte belli bir miktar meblağın sigortalıya veya başkasına ödenmesini garanti etmektir. Ne hayatın ne de malın garanti edilmesi diye bir şey yoktur. İşte sigortanın durumu budur. İyice tetkik edildiğinde sigorta işleminin iki yönden batıl olduğu ortaya çıkar:

1- İcab ve kabul unsurlarını taşıdığı ve iki taraf arasında varılan bir anlaşma olduğu için akit sayılır. Sigortalı olmak isteyen kimse icabı, şirket ise kabulü üstlenmektedir. Bu akdin şeriata göre sahih olabilmesi için şeriatın belirlediği şartları içermesi gerekmektedir. Eğer onları içeriyorsa sahihtir, değilse sahih olmaz. Şeriata göre aktin, bizzat bir mal veya menfaat üzerinde yapılması gerekir. Bizzat mal veya menfaat üzerinde yapılmayan akit batıl olur. Çünkü böylesi bir akit şeriata uygun bir şey üzerinde yapılmamıştır. Şeriata göre akit şu hususlar üzerinde yapılır:

a- Satış, selem veya şirket gibi bir ayn karşılığı.

b- Bağış gibi karşılıksız bir mal üzerinde

c- İcare gibi karşılığı olan bir menfaat üzerinde

d- Ödünç olarak bir nesnenin alınması/verilmesi gibi karşılıksız bir menfaat üzerinde yapılır. Dolayısıyla şeriata göre aktin mutlak surette bir şey üzerinde yapılması lazımdır.

Sigorta sözleşmesi ise ne bir "ayn" ne de bir "menfaat" üzerinde yapılmış değildir. Sigorta sözleşmesi sadece bir "taahhüt" yani bir "garanti" üzerine yapılan akittir. Taahhüt veya garanti ise "ayn" sayılmaz. Çünkü bu, tüketilemeyen, menfaatı alınamayan bir şeydir. Dolayısıyla menfaat da sayılmaz. Çünkü yapılan bir taahhütten ne ücret ne de emanet olarak yararlanılamaz. Bu Taahhüde binaen mal elde edilmesi ise menfaat sayılmaz, Elde edilen mal sadece, yapılan bir işlemin etkilerinden birisidir. Bundan dolayı sigorta sözleşmesi bir "ayn" veya bir "menfaat" üzerinde yapılmış sayılmaz. Bu nedenle de batıl bir akittir. Çünkü şeriata göre sağlıklı bir sözleşmenin şartlarını bünyesinde taşımamaktadır.

2- Sigorta şirketi sigortalıya özel şartlar içerisinde bir taahhüt vermektedir. Bu, bir bakıma garanti (kefalet) gibidir. Şeriata göre bir kefaletin meşru olması için aranan ve istenen şartların buna tatbiki icab eder. Eğer bu şartlara haiz olursa sahih olur, değilse sahih olmaz. Şeriata göre kefalete baktığımızda aşağıdaki hususlar açığa çıkar :

Garanti (kefalet); tazminat altına alınanın zimmetinin, kendisi adına zimmet tazmin edilenin zimmetine herhangi bir hakkı hakkı getirmek üzere eklenmesidir. Kefalette bir yükümlülüğün bir başkasının yükümlülüğüne ilhakı lazımdır. Böyle bir olayda üç temel unsur aranır.

a- Garanti eden kimse (dâmin)

b- Garanti edilen kimse (madmunun anhu)

c- Kendisine garanti verilen kimse. (madmunun lehu)

Kefalet; karşılığı olmadan zimmetteki bir hakkı zorunlu kılmaktır. Kefaletin sahih olabilmesi için, üzerinde kefaletin yapıldığı şeyin vacib olan yahut vacib hale gelen malî haklardan bir hak olması lazımdır. Yerine getirilmesi vacib olmayan ya da vacib hale gelmeyen bir hakta kefalet olmaz. Çünkü kefalet hakkı yerine getirmek hususunda bir yükümlülüğü bir başka yükümlülüğe ilhak etmektir. Böylece garanti edilen kimsenin üzerinde bir sorumluluk yoksa onun hakkında zimmetin ilhakı diye bir şey de olmaz. Bu vacib olan hakta zahirdir. Vacib hale gelen hakka dair de şu misal verilebilir: Meselâ; bir erkek bir kadına "falan kimse ile evlen, ben senin mehirine kefilim" derse, burada kefil olan kimse, kefil olduğu kimsenin yükümlülüğünü yüklenmiş olmaktadır. Yani ona lazım olan şey kefile de lazım olmaktadır. Kefil olunan kimseye sabit olan zimmet, kefil için de sabittir. Fakat ortada hiç bir kimseye tahakkuk eden vacib bir hak veya vacibe dönüşen bir hak yoksa, kefalet kavramının manası tahakkuk etmemiş olur. Çünkü zimmete bir başka zimmetin ilâvesi yoktur. Bu takdirde kefalet sahih olmaz. Buna binaen kefil isteyenin kefil olunan kimse üzerinde bir vacib veya vacibe dayalı bir hakkı yok ise kefalet sahih olmaz. Çünkü kefil olunan kimsenin ya bir eşyayı -kayıp olur veya zarar görürse- ödemek zorunda olması, yahut bir borcu ödemek zorunda olması şarttır. İster zimmette sabit olan bu hak vacib olup borçlu tarafından bilfiil ödenmesi gereksin, ister ise zimmette sabit vacib hale gelen bir hak olup güç kullanarak ödenmesi gereksin, fark etmez. Böylece kefil olunan kimse bilfiil ya da güç kullanılarak ödeme yapmak zorunda değilse bu durumda kefalet sahih olmaz. Çünkü garanti edilen kimseye bir hak ödemesi vacib değilse garanti edene ise hiçbir surette vacib olmaz.

Örneğin; insanlardan temizlemek üzere elbise toplayan bir kimse için bir adam, bir başkasına elbiseni ona ver, ben kefilim dese, sonra da elbise telef olsa kefil olan kimsenin kefaleti kabul eden kimsenin yerine elbisenin değerini ödemesi gerekir mi?

Buna cevap şöyledir: Eğer elbisenin bozulması onun fiili ile kaynaklanmıyor ise ve ortada ihmalkarlık da yoksa kefilin bir şey ödemesi gerekmez. Çünkü aslında kefil olunan kimsenin bir şey ödemesi gerekmemektedir. Asıl olanın bir şey ödemesi gerekmeyince kefil olanın ise öncelikli olarak ödemesi gerekmez. Bu nedenle kefaletin sahih olabilmesi için, kefil olunan yani alacaklı için başkaları üzerinde vacib veya vacibe dönüşmüş bir hakkın olması gerekir. Hakkın, başlangıçta veya bilahare zimmette subutu kefaletin sıhhatinin şartıdır. Ancak garanti edilen kimse ve kendisine garanti verilen kimsenin bilinen olması şart koşulmaz. Meçhul da olsa kefalet sahih olur.

Meselâ bir adam bir diğerine, elbiseni temizlemeciye ver dese, diğeri de elbiselerimin kaybolmasından, bozulmasından korkarım dese, bunun üzerine birinci şahıs ona: Elbiselerini temizlemeciye ver, elbisen telef olacak olursa ben temizlemeci adına sana kefilim dese fakat temizlemeciyi belirtmese verilen kefalet sahihtir. Bu kefalet üzerine adam elbiselerini temizlemeciye verse sonra da elbisesi telef olsa kefil olan kimse tarafından elbiselerin karşılanması gerekir. Garanti edilen kimsenin meçhul olması engel değildir. Aynı şekilde bir kişi kalkar da falan temizlemeci çok tecrübelidir, ona elbiselerini veren herkesin elbiselerinin telef olmasına karşı temizleyici adına ben kefilim derse ve adına kefil olunan kimse meçhul olsa bile bu kefalet sahihtir.

Garanti etmenin (kefaletin) delili açıktır. Bu delil, bir zimmeti bir başka zimmete eklemektir. Zimmette sabit olan bir hak için garanti vermektir. Böylesi bir işlemde ise:

a- Garanti eden kimse,

b- Garanti edilen kimse,

c- Kendisine garanti verilen kimse olarak üç unsur mevcuttur. Ve bu garanti (kefalet) herhangi bir karşılık olmadan meydana gelir. Burada hem kendisine garanti verilen kimse, hem de garanti edilen kimse meçhul olabilir. Kefaletin deliline gelince; Ebu Davud, Câbir'den şöyle rivayet etti:

ö"Rasulullah (sas), üzerinde borç var iken ölen bir adamın namazını kılmıyordu. Nitekim bir cenaze getirildi. Rasulullah (sas): Onun borcu var mı? diye sordu. Oradakiler: Evet, iki dirhem borcu var, dediler. Bunun üzerine Rasul (sas); Arkadaşınızın (cenaze) namazını kılın, dedi. Bunu işiten Ebu Katade el-Ensâri: O iki dinarı ben öderim, ya Resulullah dedi. Bundan sonra Rasul (sas) kalkıp onun namazını kıldı. Gün gelip Allah, Rasul (sas)'e fetihler nasib edip maddî yönden güçlenince şöyle buyurdu: Ben her mü'mine kendi zatından önce gelirim. Kim bir borç bırakarak ölürse onu ben ödüyeceğim. Kim de mal bırakırsa (öldükten sonra) varislerine ait olur.”

Sarih olarak anlaşılan manaya göre Ebu Katade, borç verene ait vacib olmuş malî hakkın ödenmesinde kendi zimmetini, borçlu olarak ölen kimsenin zimetine katmıştır. Bu hadisten anlaşılan diğer bir husus da; garanti (kefalet) hususunda bir kefil (garanti eden) bir garanti edilen kimse ve bir de kendisine garanti verilen kimse mevcuttur. Ayrıca başkasına ait zimmet tekeffülü karşılıksız olmuştur. Yine hadisten anlaşıldığı üzere, garanti edilen kimse ki o ölen kimsedir ve kendisine garanti verilen kimsenin yani alacaklının kefalet sırasında kim olduğu meçhuldur. Böylece bu hadis kefaletin sıhhat şartlarını ve in'ikad şartlarını ihtiva etmektedir.

Şer'i kefalet işte budur. Sigorta taahhüdünü kesin garanti olan şer'i kefalete tebik ettiğimizde şu durumlar karşımıza çıkmaktadır:

a- Sigorta, kefaletin sıhhatına ve in'ikadına ait olarak şeriatın bildirdiği şartlardan yoksundur. Sigorta bu şartları taşımamaktadır. Onda bir zimmeti bir zimmete ilhak etmek hususu kesinlikle yoktur. Sigorta şirketi, sigortalıya ait bir malî yükümlülükte kendi zimmetini hiç bir kimsenin zimmetine katmamaktadır. Dolayısıyla herhangi bir garanti (kefalet) mevcut değildir. Dolayısıyla sigorta batıldır.

b- Sigorta olayında, sigortalının üzerinde bir başkasına ait herhangi bir hak yoktur ki sigorta şirketi onu ödemeyi üzerine almış olsun. Sigorta malî hakkın varlığından yoksundur. Bu durumda şirket herhangi bir parasal hakkı ödemeyi taahhüt etmiş değildir. Dolayısıyla böylesi bir şirketin şeriata göre garantör olduğu söylenemez.

c- Şirketin sigortalıya vermeyi taahhüt ettiği para veya mal, sigorta akti esnasında kendisine garanti verilen kimsenin başkalarına karşı ne direkt ne de dolaylı vacib hak değildir ki ödenmesi sahih olsun. Sigorta şirketleri hemen ve sonra vacib olmayan bir şeye kefil olmuştur. Böylece o kefalet sahih olmaz. Buna bağlı olarak sigorta da batıl olur.

d- Sigortada garanti edilen kimse ortada yoktur. Çünkü sigorta şirketi, üzerinde bir hakkın var olduğu kimse hakkında kefalet vermiyor ki buna kefalet diyelim. O halde sigorta akdi şeriata göre gerekli kefalet unsurlarından esasî bir unsuru oluşturan "garanti edilen kimse" unsurundan yoksundur. Çünkü kefalette şu üç unsur mutlaka bulunmalıdır: Garanti eden kimse, garanti edilen kimse ve kendisine garanti verilen kimse. Sigorta aktinde garanti edilen kimse bulunmadığı için bu akit şeriata göre batıldır.

e- Sigorta şirketi bir felâket sırasında zarara uğrayan üyesine para veya telef olan şeyin aynısını vermeyi taahhüt ederken, bunu bir miktar mal karşılığında yapmayı kabul etmektedir. Durum böyle olunca, kefalet bir menfaat karşılığı yapılmış olmaktadır. Bu ise sahih değildir. Çünkü kefaletin sıhhatinin şartı, onun karşılıksız olmasıdır. Böylece içerisinde karşılık olmasından dolayı sigorta batıl bir kefalet olmaktadır.

Bu izahatla sigorta taahhüdünün şeriatın belirttiği kefalet ile ilgili şartlardan yoksun oluşunun boyutu ve kefalet sözleşmesinin ve sıhhatının şartlarından da uzak oluşu açığa çıkmaktadır. Böylelikle sigorta şirketlerinin verdikleri taahhüt senetleri ve onunla garanti ettiği bedel, para, mal ve hepsi esasdan batıldır. Bu nedenle bütün sigorta şirketleri şeriata göre batıldır.

Buna binaen ister hayat, ister eşya, ister mal sigortaları olsun v.b. bunların hepsi şeriata göre haramdır. Haram olmalarının sebebi, aktinin şeriata göre batıl bir akit olmasıdır. Bu akit gereği şirketlerin verdiği taahhüt şeriata göre batıl taahhüttür. Bu taahhüt ve akde göre mal almak haramdır. Bu husus batıl ile mal yemektir, haram kazanç kategorisine girer.

 


[1] Müslim, Nesei (Ata b. Yasir yoluyla rivayet ettiler)
[2] Ebu Ebuyd; El-Emvâl kitabında rivayet etti
[3] Ebu Davud, Kitabu’l-Buyu’, 2902

Takiyyuddin En-Nebhani