Hidayet ve Dalalet


"Hidayet" kelimesi lügatte; "doğru yolu bulmak ve yol göstermek" anlamına gelir” (هداه للدين) denildiğinde, "ona dini gösterdi"; (وهديته الطريق) denildiğinde; "ona yolu gösterdim, evi gösterdim, tanıttım" anlamları kastedilir.

"Dalâlet" kelimesi ise doğru yolu bulmanın zıddı bir anlamı ifade eder.

"Hidayet" kelimesi Şeriatta İslâm'ı bulmak ve ona iman etmektir.

“Dalâlet” kelimesi ise; Şeriatta, İslâm’dan sapmak, anlamındadır. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir hadisinde şöyle demektedir:

إن الله لاَ يَجْمَعَ أُمَّتِي عَلَى ضَلاَلَةٍ    "Allah ümmetimi dalâlet üzerinde birleştirmez."[1]

Allahu Teâla cenneti hidayette olanlar, Cehennemi de dalâlette olanlar için yaratmıştır. Yani Allah, hidayette olana sevap, dalâlette olana da azap verecektir. Sevap vermenin ve cezalandırmanın “hidayet” ve “dalâletle” ilişkilendirilmesi, “hidayet” ve “dalâletin” Allah Subhenehû ve Teala’ya ait değil insana ait fiiller olduğuna delalet eder. Eğer Allah Subhenehû ve Teala 'dan olmuş olsaydı, Allah Subhenehû ve Teala’nın hidayet üzere olana sevap, dalâlet üzere olana da ceza vermemesi gerekirdi. Çünkü böyle bir durum, zulümü Allah Subhenehû ve Teala’ya nisbet etmeye götürür. Dolayısıyla Allah Subhenehû ve Teala’nın saptırdığı bir kula azap etmesi ona zulmetmesi anlamına gelir. Oysa Allahu Teâla zulümden münezzehtir ve yücedir. Allahu Teâla şöyle buyurdu:

وَمَا رَبُّكَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ     "Ve Rabbin kullara zulmedici değildir."[2]

وَمَا أَنَا بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ     "Ben kullara zulmedici değilim."[3]  

Ancak Kur'an-ı Kerimde hidayet ve dalâleti Allah Subhenehû ve Teala’ya nisbet eden ayetler de vardır. Bu ayetlere bakıldığında, hidayet ve dalâletin kuldan değil ancak Allah Subhenehû ve Teala'dan olduğu anlaşılmaktadır. Başka ayetlerde ise hidayet ve dalâletin kula nisbet edildiği görülür. Bunlardan da hidayet ve dalâletin kuldan kaynaklandığı anlaşılıyor.

Bu ayetleri teşrî bir kavrayışla anlamak gereklidir. Yani bunların kendisi için konuldukları teşrî vakıaları idrak edilmelidir. O zaman Subhenehû ve Teala’ya nisbet edilen hidayet ve dalâletin vurguladığı anlamın insana nisbet edilen hidayet ve dalâletten başka bir anlamda olduğu, bunlardan her birinin üzerinde durduğu konu diğerinin üzerinde durduğu konudan başka olduğu ortaya çıkar. Böylece teşrî mana tamamen ortaya çıkar.

Evet, hidayet ve dalâleti Allah Subhenehû ve Teala’ya isnad eden ayetler hidayete erdirenin ve saptıranın Allah Subhenehû ve Teala olduğunu açıkça ifade etmektedir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ     "De ki: Allah dilediğini  dalâlete düşürür, kendisine yöneleni de hidayete eriştirir."[4]

فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ    "Muhakkak ki Allah dilediğini   dalâlete düşürür, dilediğini hidayete erdirir."[5]

فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ    "Bundan sonra Allah dilediğini  dalâlete düşürür, dilediğini de hidayete iletir."[6]

وَلَكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ     "Ama o, dilediğini dalâlete düşürür, dilediğini hidayete iletir."[7]

فَمَنْ يُرِدْ اللَّهُ أَنْ يَهدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإسْلامِ وَمَنْ يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاءِ      "Allah kimi  hidayete erdirmek isterse, onun kalbini İslâm'a açar. Kimi de dalâlete düşürmek isterse, onun da göğe yükseliyormuş gibi kalbini daraltır."[8]

مَنْ يَشَأْ اللَّهُ يُضْلِلْهُ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ    "Allah; kimi dilerse, onu dalâlete düşürür. Kimi de dilerse, onu hidayet üstünde tutar."[9]

قُلْ اللَّهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ    "De ki; Allah hakka hidayet eder."[10]

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ   

"Hamd olsun Allah’a ki; bizi buna  hidayet etti. Eğer Allah bizi hidayete erdirmemiş olsaydı biz hidayete erecek değildik."[11]    

مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا    "Allah kimi hidayete erdirirse o, doğru yola ermiştir. Kimi de dalâlete düşürürse artık onu doğru yola erdirecek bir kılavuz bulamazsın"[12]

إِنَّكَ لا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ    "Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir."[13]

Bu ayetlerin mantukunda yani doğrudan doğruya sözlerin gösterdiği manada hidayeti ve dalâleti yapanın insan değil Allahu Teâla olduğuna açıkça işaret vardır. Yani insan kendiliğinden hidayete eremez. Ancak Allah ona hidayet verdiğinde hidayete erer, saptırdığında da sapar.

Ancak başka karineler hidayet ve dalâleti doğrudan doğruya Allah Subhenehû ve Teala’ya isnad eden bu mantuku başka bir anlama, hidayeti ve dalâleti yaratanın Allah Subhenehû ve Teala olduğu anlamına yönlendirmektedir. Doğrudan doğruya hidayete eren ve dalâlete düşen ise kuldur. Bu karineler ise hem aklidir hem de Şer’îdir.

Şer'i karinelere gelince: Birçok ayeti kerime hidayeti ve dalâleti, dalâlete düşmeyi kula nisbet etmektedir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

مَنْ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا   "Kim hidayete ererse kendi için hidayete ermiş olur. Kim de dalâlete düşerse kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur."[14]

لا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ     "Siz hidayette bulunduğunuzda dalâlete düşmüş olanlar size zarar veremez."[15]

فَمَنْ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ     "Kim hidayete ererse bu kendi lehinedir."[16]

وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُهْتَدُونَ    "Hidayete erenler işte onlardır."[17]

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلانَا مِنْ الْجِنِّ وَالإنْسِ      "Ve küfredenler derler ki; Rabbimiz cinlerden ve insanlardan bizi dalâlete düşürenleri bize göster."[18]

قُلْ إِنْ ضَلَلْتُ فَإِنَّمَا أَضِلُّ عَلَى نَفْسِي      "De ki Eğer ben dalâlete düşersem, ancak kendi aleyhime dalâlete düşmüş olurum."[19]

فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا لِيُضِلَّ النَّاسَ بِغَيْرِ عِلْمٍ     "İnsanları bilgisizce dalâlete düşürmek için Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?"[20]

رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ  "Rabbimiz; senin yolundan insanları dalâlete düşürsünler diye mi?"[21]

وَمَا أَضَلَّنَا إِلا الْمُجْرِمُونَ "Ve bizi ancak suçlular  dalâlete düşürmüştür."[22]

وَأَضَلَّهُمْ السَّامِرِيُّ     "Onları Samiri dalâlete düşürdü."[23]

رَبَّنَا هَؤُلاءِ أَضَلُّون   "Rabbimiz, işte bizi bunlar dalâlete düşürdü."[24]

وَدَّتْ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ    "Ehl-i Kitaptan bir taife sizi dalâlete düşürmek istediler. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını dalâlete düşüremezler."[25]

إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ      "Çünkü sen onları bırakırsan kullarını dalâlete düşürürler."[26]

مَنْ تَوَلاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ    "O, kendisini dost edinen kimseyi dalâlete düşürür ve alevli azabın ateşine götürür."[27]

وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ "Şeytan onları dalâlete düşürmek istiyor."[28]

Bu ayetlerin mantuku, "hidayet" ve "dalâlet" fiilinin insana ait bir fiil olduğunu, hem kendini hem de başkasını dalâlete düşürdüğüne, şeytanın da dalâlete düşürdüğüne açıkça delalet etmektedir. Bu ayetler hidayet ve dalâleti, insana ve şeytana nisbet etmektedir. İnsan, kendisini hidayete ilettiği gibi kendini dalâlete düşüren da yine kendisidir.

“Hidayet” ve “dalâletin” Allah Subhenehû ve Teala’ya nisbet edilmesinin doğrudan doğruya bir nisbet değil, “hidayet” ve “dalâletin” yaratıcısı olması bakımından yapılan bir nisbet olduğunun karinesi işte budur. Birbirine zıt gibi görünen ayetleri yan yana koyup teşrî anlayışla anlaşıldığında bu ayetlerin bir kısmının delalet ettiği mananın diğer kısmının delalet ettiği manadan farklı olduğu görülür. Ayette Yüce Allah Subhenehû ve Teala şöyle diyor:

قُلْ اللَّهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ     "De ki: Allah hakka hidayet ettirir/eriştirir."[29]

Başka bir ayette de:

فَمَنْ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ     "Kim hidayete ererse; yalnız kendisi için ermiş olur."[30]

Birinci ayet; hidayete eriştirenin Allahu Teâla olduğuna işaret ediyor. İkinci ayet ise; hidayete erenin insan olduğuna işaret etmektedir. Birinci ayetteki Allah "hidayet eder" ifadesi, insanın nefsinde hidayetin yaratılmasıdır. Yani "doğruyu bulma yeteneğinin yaratılması" demektir. İkinci ayette ise Allah Subhenehû ve Teala’nın insanda yaratmış olduğu hidayet kabiliyetini insanın doğrudan uygulamaya koyması ile hidayeti bulmasına işaret edilmektedir. Bu nedenle bir başka ayette;

وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ    "Biz ona iki yol hidayet ettik."[31]  "Hayır yolunu ve şer yolunu gösterdik. Yani Biz insanda hidayet kabiliyetini yaratarak kendi kendine doğruyu bulma işini ona bıraktık", demektir.

İşte, hidayet ve dalâleti insana nisbet eden, insanla bağlantılı hale getiren bu ayetler, hidayetin doğrudan doğruya Allah Subhenehû ve Teala 'dan kula yönlendirildiğine işaret eden Şer’î karinedir.

Bu konudaki akli karineye gelince: Allahu Teâla insanları hesaba çekecek hidayeti bulana sevap verecek, dalalete düşeni de azap ile cezalandıracaktır. Ve her insan ameline göre sorgulanacaktır. Allahu Teâla ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ    "Kim salih amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Ve Rabbin kullarına zulmedici değildir."[32]

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (7) وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَه    "Kim zerre miktarı hayır işlerse; onu görür. Kim de zerre kadar şer işlerse onu görür."[33]

وَمَنْ يَعْمَلْ مِنْ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلا يَخَافُ ظُلْمًا وَلا هَضْمًا    "Kim de inanmış olarak, salih ameller işlerse o zulümden ve hakkının yenilmesinden korkmaz."[34]

مَنْ يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَ بِهِ     "Kim kötü bir iş yaparsa cezasını görür."[35]

وَعَدَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا    "Allah münafık erkeklerle, münafık kadınlara ve kâfirlere cehennem ateşini vaat etmiştir. Orada temelli kalıcıdırlar."[36]

Hidayet ve dalâleti doğrudan doğruya Allah Subhenehû ve Teala’ya isnad edersek o takdirde Allah Subhenehû ve Teala’nın, kâfir, münafık ve asilere azap etmesi zulüm olur. Oysa Allahu Teâla zulümden münezzehtir ve yücedir. Bu nedenle hidayet ve dalâlet fiilinin doğrudan Allah Subhenehû ve Teala’ya isnattan, Allah Subhenehû ve Teala’nın hidayeti yoktan yaratması ve hidayete muvaffak kılması manasına çevirmek gerekir. Bu durumda ise anlam; hidayeti bulan ve dalâlete sapan insandır şeklinde anlaşılır. Bu nedenle insanın yaptıklarına göre muhasebe edilmesi doğru olur.

Buraya kadar yapılan açıklamalar; hidayet ve dalâleti Allah Subhenehû ve Teala’ya nisbet eden ayetler açısından yapılan bir açıklama idi. Ancak hidayet ve dalâleti meşiet/dileme ile birlikte ifade eden ayetler açısından konuyu ele almaya gelince;

يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ   "Dilediğini dalâlete düşürür dilediğini de hidayete eriştirir."[37]

Ayette geçenيشـاء  fiilinin mastarı olan meşiet kelimesi, irade etmek anlamındadır. Dolayısıyla ayet; hiçbir kimse Allah tarafından zorla hidayete erdirilmez ve zorla dalâlete düşürülmez anlamına gelir. Bilakis hidayete eren kimse Allah Subhenehû ve Teala’nın iradesi ve meşietiyle hidayete ermiş, dalâlete düşen de O’nun iradesi ve meşietiyle dalâlete düşmüş olur.

Geriye, birtakım insanların ebediyen hidayete ermeyeceklerini ifaden eden ayetlerle ilgili mesele kaldı. Allahu Teâla bu hususta şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (6) خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ     "Şüphesiz ki kâfirleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar inanmazlar. Allah onların kalplerini ve gözlerini mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır."[38]

كَلا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ     "Hayır, onların kazandıkları, kalplerini paslandırıp körletmiştir."[39]

وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ إِلا مَنْ قَدْ آمَنَ    "Nuh'a vahyedildi ki: Senin kavminden iman edenlerden başkası asla inanmayacaktır."[40]

Bu ayetler, birtakım insanların asla iman etmeyeceklerinin Allah Subhenehû ve Teala tarafından Resulüne bildirildiğini ifade etmektedir ki bu tür haberler Allah Subhenehû ve Teala’nın ilmine giren şeylerdendir. Bu ifadelerden, bir grup insanın iman edecekleri, bazılarının da iman etmeyeceklerinin önceden belirlenmiş olduğu gibi bir anlam anlaşılmamalıdır. Bilakis her insanda iman etme kabiliyeti vardır. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem ve ondan sonra davet taşıyıcıları bütün insanları imana çağırmakla muhataptır. Müslüman’ın herhangi bir kimsenin imanından ümitsizliğe düşmesi caiz değildir.

Ancak Allah Subhenehû ve Teala’nın ilmiyle önceden bir kimsenin iman etmeyeceğini bilmesine gelince: Allahu Teâla onu bilir, çünkü O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. Bildiklerinden bize haber vermedikleri hakkında hüküm yürütmemiz caiz değildir. Allahu Teâla kendilerine haber vermedikçe hiçbir Nebi herhangi bir kimsenin iman etmeyeceğine dair bir hüküm vermemiştir.

Ancak Allahu Teâla’nın şu ayetlerine gelince;

وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ "Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez."[41]

وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ "Allah zalimler güruhunu hidayete erdirmez."[42]

وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ "Allah kâfirler güruhunu hidayete erdirmez."[43]

إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ    "Onların hidayeti bulmalarına ne kadar hırs göstersen de, muhakkak ki Allah dalâlete sapanı hidayete erdirmez."[44]

إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ    "Muhakkak ki Allah, haddi aşan yalancı bir kimseyi hidayete erdirmez."[45]

Bu ayetler onların hidayete ermelerine Allahu Teâla'nın muvaffak kılmayacağını ifade etmektedir. Çünkü hidayete ermekte başarılı kılmak Allah'tandır. Fasık, zalim, kâfir, dalâlette olan, haddi aşan, yalancı gibi sıfatlara sahip olanların hepsi hidayetle çelişen niteliklere sahip kimselerdir. Allahu Teâla bu tür sıfatlara sahip olanları hidayete ermekte başarılı kılmaz. Çünkü başarılı kılmak; insan için hidayete ermenin sebeplerini hazırlamaktır. Bu sıfatlara sahip olan kimseler için ise hidayet sebepleri hazır değildir, ancak dalâlet sebepleri hazırdır. Bunu en güzel Allahu Teâla’nın şu ayetleri ifade etmektedir:

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ      "Bizi doğru yola hidayet et."[46]

وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاءِ الصِّرَاطِ     "Bizi doğru yola ilet."[47]   Yani doğruyu bulmaya “bizi muvaffak kıl” demektir. Bu ise hidayetin sebeplerini “bize kolaylaştır” demektir.


 


[1] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kabâil, 25966

[2] Fussilet: 46

[3] Kaf: 29

[4] Ra'd-27

[5] Fatır: 8

[6] İbrahim: 4

[7] Nahl: 93

[8] En'am: 125

[9] Enam: 39

[10] Yunus: 35

[11] Araf: 43

[12] Kehf: 17

[13] Kasas: 56

[14] İsra: 15

[15] Maide: 105

[16] Zümer: 41

[17] Bakara: 157

[18] Fussilet: 29

[19] Sebe: 50

[20] En'am: 144

[21] Yunus: 88

[22] Şuara: 99

[23] TaHa: 85

[24] Araf-38

[25] Al-i İmran: 69

[26] Nuh: 27

[27] Hacc: 4

[28] Nisa: 60

[29] Yunus: 35

[30] Neml: 92

[31] Beled: 10

[32] Fussilet: 46

[33] Zilzal: 7,8

[34] TaHa: 112

[35] Nisa: 123

[36] Tevbe: 68

[37] Fatır: 8

[38] Bakara: 6,7

[39] Mutaffifin: 14

[40] Hud: 36

[41] Saff: 5

[42] Saff: 7

[43] Bakara-264

[44] Nahl: 37

[45] Ğafir: 28

[46] Fatiha: 6

[47] Sa'd: 22