1- EMİR VE NEHİY


Emir Sîgası

Dil bakımından emir için konulan sîga  إفعل –sîgasıdır. Ya da onun yerine kullanılan fiil ismidir.  هات –Gel,  تعال –Buraya gel, gibi ve başına emir  ل –Lâm’ı getirilmiş muzari fiildir.

Mesela Allah’u Teala’nın şu sözleri;  لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ “İmkanı geniş olan, nafakayı imkânlarına göre versin.”[1] وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ    “Mü’minlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”[2] gibi.

Dilde emir için konulan sîga işte bunlardandır. Bunlardan başka emir için bir sîga yoktur. Şeriat koyucu da emir sîgası için bir ıstılah koymadı. Bilakis dilde konulan, Şeriata göre muteberdir.

 Emir sîgası şu on altı mana için geçer:

1- Farz/vacib kılmak için.

Mesela;  وأقيموا الصلاة   “Namaz kılınız.”[3] gibi.

2- Mendub kılmak için.

Mesela Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ    “Eğer kendilerinde bir hayır görüyorsanız hemen onlara mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu maldan siz de onlara verin.”[4]

Zira “mükâtebe yapmak” ve “maldan vermek” verilmediğinde cezası olmayan verildiğinde sevabı gerekli kılan oluşundan dolayı mendubtur.

Terbiye maksatlı sözler de mendubtandır. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in İbn Abbas’a şu sözü gibi: كُلْ مِمَّا يَلِيكَ   “Sana yakın olandan ye!”[5]

3- İrşad/doğru yolu göstermek için.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ “Erkeklerinizden iki şahid bulundurun.”[6]

Zira Allah’u Teâla bu sözü ile borçlanmalarda kullarını şahid bulundurmalarına yönlendirmiştir.

4- Mubah kılmak için.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi:  كلوا واشربوا   “Yiyiniz ve içiniz.”[7]

Zira yemek ve içmek mubahtır. Çünkü onlarla ilgili izin bizim için konuldu. Onlar vacib olsaydı bizim üzerimize konulurdu.

5- Tehdit yani korkutmak için.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.”[8]

Açıktır ki; kast edilen dilediklerinizi yapmaya izin değildir. Karinelerin yardımı ile anlaşılıyor ki kast edilen korkutmaktır. Tehdit uyarıya daha yakın olur. Ki o korkutarak duyurmaktır.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: قُلْ تَمَتَّعُوا فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ   “De ki; (istediğiniz gibi) yaşayın! Dönüşünüz ateşedir.”[9]  

Zira قل –“De ki”, sözü duyurmakla ilgili emirdir.

6- Kullara nimetler vermekle ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: كلوا مما رزقكم الله    “Allah’ın size verdiği rızktan yiyin.”[10]     

Zira, مما رزقكم الله    “Allah’ın size verdiği rızık” sözü nimet vermeye karinedir.

7- Emredilenle ikramda bulunmayla ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ   “Oraya emniyet ve selametle girin.”[11]    بسلام آمنين   “emniyet ve selametle” sözü, ikramda bulunma iradesine karinedir.

8- İstihza etmekle ilgili olur.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “Onlara; aşağılık maymunlar olun! dedik.”[12]

Yani,  صيروا  “olun, dönüşün” demektir. Çünkü Allah’u Teâla onlara ancak onları aşağılayarak, zelil kılarak hitap etti, yani onlara  “maymunlara dönüşün” dedi. Onlar da istediği gibi oldular.

9- Aciz bırakmakla ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi:  فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ    “Haydi onun benzeri bir süre getirin.”[13]  

Böylece onları, Kur'an’ın benzeri bir süre getirmek hakkında itirazda bulunma talebinde aciz bırakmaktadır

10- Hakaret için.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ “Tad bakalım! Hani sen (kendince) üstündün, şerefliydin!”[14]  

Zira bu söz hakaret içindir. Bunun karinesi ise;   العزيز الكريم   “üstün, şerefli” vasfı ve makamın kullanılarak istihza edilmesidir.

Hakarete bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: قُلْ كُونُوا حِجَارَةً أَوْ حَدِيدًا     “De ki; ister taş olun, ister demir.”[15]    

Zira bu sözle, onlar ister güçlü/kudretli olsunlar ister ise zelil/zayıf olsunlar onları dikkate almanın önemsizliği kast edilmiştir, onların taş ya da demire dönüşmeleri kast edilmemiştir.

11- Tesviye/tartışmayı giderme için.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ “Girin oraya, sabredin veya sabretmeyin, artık sizin için birdir/fark etmez.”[16]  

Yani faydasızlıkta sabrın varlığı ve yokluğu fark etmiyor.

12- Dua için.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلَى رُسُلِكَ “Rabbimiz! Bize Rasuller vasıtası ile vaadettiklerini de ikram et.”[17]

13- Temenni için.

Şairin şu sözünde olduğu gibi:   ألا ايها الليل الطويل ألا انجل  “Ey uzun gece, bit artık.”   Zira bu; gecenin bitip, sabahın görünmesi temennisi ile duygulanmaktadır.

14- İhtikar/küçümsemek için.

Allah’u Teâla’nın, Musa’nın sihirbazlara ne dediğini hikaye ederken söylediği gibi:   القوا ما أنتم ملقون  “Ne atacaksanız atın!”[18]    Musa bu sözü onlara, onların sihirlerini mucizenin karşısında küçümseyerek söyledi.

15- Tekvin/yaratmakla ilgili olarak.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi:  كن فيكون   “Ol, der, oluverir.”[19]   Burada kast olunan hitabın hakikati ve icat değil, bilakis Allah’u Teâla’nın oluşturmaktaki süratine ve oluşturmanın kendisine kinayedir. Tekvin ile boyun eğdirme arasındaki fark şudur: Tekvinde kast edilen olmayan bir şeyin olmasıdır. Boyun eğdirmekten kast edilen ise bir suretten ya da şekilden başkasına intikal ederek dönüşümüdür.

16- Haber için olur. yani sîganın  haber manası ile geçmesidir.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü gibi:   إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ   “Utanmadığında dilediğini yap!”[20]   Burada sîga emir sîgası olarak gelmiştir. Fakat ondan kast edilen talep değil haberdir. Bunun aksi ise, haberin talep manası ile geçmesidir.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ   “Anneler, çocuklarını tam iki yıl emzirirler.”[21]   Bu sarih olmayan emirde geçmişti.

Bu nâsslarda emir sîgasının ifade ettiği bu manalar, emir sîgasının birkaç manada kullanıldığına delâlet edilen hususlardandır. Şimdi şu soru gelmektedir: “Emir sîgası, bu manaların hepsine dil bakımından aralarındaki ortaklığa göre mi delâlet etmektedir –ki o, birkaç manaya delâlet eden ve kast edilen mananın bir karine ile anlaşıldığı müşterek lafızdır- yoksa, onlardan birisine hakikat olarak diğerlerine mecaz olarak mı delâlet etmektedir?”

Buna cevap şöyledir: Emir sîgası, dil bakımından talebe delâlet etmesi için konulmuştur. Vaciblik, mendubluk, mubahlık, aciz bırakma v.b. zikredilen diğer manalar için konulmamıştır. Bilakis, sadece talep için konulmuştur, başkası için değil. Emir sîgasının zikredilen manalardan her manaya delâlet etmesine gelince; o, taleple kast edileni açıklayan bir karine ile birlikte talebe delâlet eder. Yani bu cümlelerin hepsindeki sîgada delaletin aslı, dilin konulması bakımından o sîganın sadece talep için olmasıdır, başka değil.

Ancak “talep” lafzı geneldir, her talebi kapsar. Dolayısıyla karine gelip emir sîgası ile kast edilen talebin çeşidini açıklamıştır. Böylece bu cümlelerin hepsinde emir sîgası talebe delâlet etmiştir. Yani emir sîgasının dilde kendisi için konulduğu manasına delâlet etmiştir. Taleple birlikte, cümlede taleple kast olunana delâlet eden bir karine de gelmiştir. Yani talebin çeşidinin, kesin bir talep mi, yoksa aciz bırakmak için mi, yoksa hakaret için bir talep mi olduğuna delâlet eden bir karine de gelmiştir.

Buna binaen; zikredilen manalar, taleple kast edilen manalar yani talebin çeşitleri olmaktadırlar, emir sîgasının manaları değil. Zira emir sîgası, dilin konuluşu bakımından talep için geldi, ona talebe kast edilene delâlet eden bir karine birleştirildi. Böylece emir sîgasının karine ile toplamı; farz oluşa, mendub oluşa, mubah oluşa, aciz bırakmaya, hakaret etmeye v.b. delâlet eden oldu. Sîga bir karine olmaksızın tek başına sadece talebe delâlet eder, başka değil. Sîga bir karine olmaksızın talepten başka bir şeye kesinlikle delâlet etmez.

● Şöyle denilmez: “Emir sîgası, vacib/farz oluş hakkında hakikattir, diğerlerinde ise mecazdır.”

Böyle denilmez. Çünkü “hakikat” konuşma ıstılahında kendisi için konulan hususta kullanılan lafızdır. “Mecaz” ise, asıl olan manayı irade etmeye engel olan bir karineden dolayı, kendisi için konulan husustan başkasında kullanılan lafızdır. Burada “konuşma ıstılahı” Arapça dilidir. Emir sîgası ise dilde vaciblik için konulmamıştır, sadece talep için konulmuştur, başka değil. O halde emir sîgası, dil bakımından vacib/farz oluş hakkında hakikat değildir.

Aynı şekilde emir sîgası, mendub oluş, mubah oluş, aciz bırakma, hakaret etme ve yukarıda geçen cümlelerde zikredilen manalardan herhangi bir mana hakkında da hakikat değildir. Çünkü emir sîgası dil bakımından bu manalardan herhangi birisi için konulmadı, dolayısıyla onun hakkında hakikat olmaz.

Aynı şekilde emir sîgası; “hamamda bir aslan gördüm” sözünde olduğu gibi, mubah hakkında mecaz değildir. Çünkü emir sîgası aslî manayı irade etmeye, kast etmeye engel olan bir karineden dolayı, kendisi için konulandan başkasında kullanılmadı. Bilakis yukarıda geçen cümlelerin hepsinde, dil bakımından kendisi için konulan hususta –ki o taleptir- kullanıldı. Zira mendub oluş ve mubah oluş, vacib/farz oluş gibi bir talepdir. Emir sîgasının bunların hepsinde kullanılması, vacib oluşta kullanılması gibidir, aralarında herhangi bir fark yoktur.

Emir sîgası, diğer manalar hakkında kullanılmadı, ancak talebin yanında diğer manalara delâlet eden bir karine geldi. Diğer manalar, tek başına emir sîgasına ait değil, bilakis emir sîgası ile karinelerin toplamına aittir. Şöyle ki:    كلوا مما رزقكم الله   “Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin”[22] Allah’u Teâla’nın bu sözü, nimet verme manasını ifade eder. Bu mana,  كلوا “yiyin!” emir sîgasından alınmadı. مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızıktan” cümlesinden de alınmadı. Fakat  كلوا “yiyin!” kelimesi ile  مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızıktan” kelimesinin birleşiminden alındı. Zira Allah’u Teâla’nın; مما رزقكم الله “Allah’ın size verdiği rızıktan” sözü, kast edilenin onlara yemeyi emretmek değil de onları rızıklandırdığı ile nimetlendirmesi olduğuna delâlet eden bir karinedir.

ادْخُلُوهَا بِسَلامٍ آمِنِينَ   “Oraya emniyet ve selametle girin.”[23]  Allah’u Teâla’nın bu sözü, ikram manasını ifade eder. Bu söz, bu manayı ancak  ادخلوها “oraya girin” yani Cennete, sözünün yanına بسلام آمنين “emniyetle ve selametle” sözünün getirilmiş olması karinesi ile ifade etti.

Diğer manalarda işte böyledir. Zira onlar, emir sîgasına ait değil, fakat sîga ve karinenin birlikteliğine aittir. Bu bir yöndendir. Başka bir yönden ise; Burada karine aslî mana olan, “talebin” kast edilmesine mani olan değildir. “Hamamda aslan gördüm” cümlesindeki “hamamda” sözü gibi bir karine değildir. Buradaki karine talebin çeşidini açıklayandır, yani talepten kast edileni açıklayandır. Bunun için emir sîgası mecaz olmaz. Çünkü mecaz; içerisinde, aslî mananın kast edilmesini engelleyen bir karine olan demektir. “Mescidde bir deniz gördüm” sözünde olduğu gibi. Buna binaen emir sîgası, o manalarda mecaz olmaz.

● Aynı şekilde emir sîgası, o manaların hepsi arasında bir müşterek lafız da değildir. Çünkü “müşterek” iki veya daha fazla manadan her birisi için konulmuş lafızdır. Cariye, göz, para için konulan “ayn” lafzı gibi. Emir sîgası ise, dil bakımından bu manalardan her birisi için konulmadı, hatta onlardan birisi için dahi konulmadı. O sadece talep için konuldu. Bu manalar ise, talebin çeşidi için açıklayıcıdırlar. Yani Allah’u Teâla’nın şu;   فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ   “Haydi onun benzeri bir sûre getirin.”[24] Sözündeki emri, aciz bırakmak için bir talep olduğunun açıklayıcısıdır. Allah’u Teâla’nın şu;    ذُقْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ  “Tad bakalım! Hani sen (kendince) üstündün, şerefliydin!”[25] Sözündeki emrin hakaret etmek için bir talep olduğunun açıklayıcısıdır, v.b. Bunun için emir sîgası müşterek lafız değildir.

● Şöyle de denilmez: “Emir sîgası, Şeriata göre yani Şeriatın konuluşu bakımından vacib/farz oluş hakkında hakikattir ve diğerlerinde mecazdır.”

Böyle denilmez. Çünkü Şeriat koyucu, emir sîgası için belirli bir mana koymadı.  إفعل –lafzı için ve onun yerine geçen  هات –“Gel”, gibi fiil ismine  لينفق –“İnfak etsin”, gibi başına emir  ل –Lâm’ı gelen muzâri fiile belirli bir mana koymadı. Bilakis Şeriat koyucu emir sîgasını dilin konuluş tarzı üzerine kullandı. Şer’î nâssların tümünde emir sîgasından kast edilen lügavi manadır, onun herhangi bir Şer’î manası yoktur.

Farz, vacib, mendub, mubah lafızlarına gelince, onlar Allah’ın emirlerinin çeşidine ait Şer’î ıstılahlardır, emir sîgasına ait değil. Yani Allah’ın emri vacib olur, mendub olur, mubah olur. Zira emri kesinleşmiş olur, kesinleşmemiş olur ve emrinde serbestlik olur. Bunların hepsi de Allah’ın emirleridir. Allah’ın emri, fiilin yapılmasını talep etmesidir. O emir, ister fiilin yapılması ile ilgili kesin olsun, ister kesin olmasın, ister ise serbestlik olsun fark etmez. Biz bu emri nâsslardan anlarız. Bu anlayışımız bazen emrin sîgasıyla olur, bazen emrin sîgasından başkası ile olur.

Istılahlar, Allah’ın emirlerinin çeşitleri içindirler, emrin sîgası için değil. Emir sîgasına gelince; onu Arapça dili, talep için koyduğu sîgadır. Bu sîga  إفعل –kalıbı ve onun yerini alan isim fiili ve başına emir ل –Lâm’ı gelen  ليفعل –kalıbında olan muzari fiilidir. Bu sîga, için Şeriat koyucu bir Şer’î mana koymadı, bilakis onu lügavi manası üzere terk etti.

Kast olunan, bu sîganın Allah’ın ve Rasulullah’ın kelamında neye delâlet ettiğinin anlaşılmasıdır. Bu sîganın anlaşılması kast edilince; onun, dilin delaletine göre lügavi olarak anlaşılması gerekir. Lügat manası o sîgadan kast edilen olur. Lügat manasından bu nâsstaki Allah’ın emri anlaşılır. Buna binaen emir sîgası, nâsslardan herhangi bir nâssta geçtiğinde manası “talep” olmaktadır. Çünkü emir sîgası dil bakımından o mana için konulmuştur. Bu talepten kast edilenin anlaşılması için onu açıklayan yani bu talepten kast edileni açıklayan bir karine olması kaçınılmazdır.

Bazı insanlara “emir, vacib kılmak içindir” dedirttiren şüpheye gelince; o, onların emir ile emir sîgasını ayırt etmeyişlerinden, Şeriatla sınırlı olma/Şeriata bağlı olma talebi ile emir sîgasını ayırt etmeyişlerinden kaynaklanıyor. Onun için hataya düştüler.

Allah’ın emri ile emir sîgasının ayırt edilmemesine gelince; onlar emir sîgasının, vacib/farz kılmak hakkında hakikat olduğuna dair on yönden delil getirdiler:

1-Allah’u Teâla, İblis’i emrine muhalefet etmesi üzerine zemmetti. Allah,  اسجدوا  “secde edin” diye emretmişti. İblis bu emre uymayınca ona şöyle dedi:  مَا مَنَعَكَ أَلا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ   “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?”[26]   Buradaki soru emredilenin terk edilmesi üzerine azarlama ve zemmetme içindir. Böylece emir, vacib/farz kılmak için olur.

2-Allah’u Teâla’nın şu sözü;

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ ارْكَعُوا لا يَرْكَعُونَ   “Onlar kendilerine; Allah’ın huzurunda eğilin! denildiği vakit eğilmezler”[27]

Bu sözüyle Allah, onları muhalif olmaları yani emri terk etmeleri nedeniyle zemmetti. Bu ise, emrin vacib/farz kılmak için olduğuna dair delildir.

3-Allah’u Teâla’nın şu sözü; فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ    “Bu sebeple onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elim bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”[28]  

Burada emre muhalefeti zemmetti. Bu da emrin vacib/farz kılma için olduğunu te’kid etmektir.

4-Allah’u Teâla’nın şu sözleri; أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي “Emrime asi mi oldun?”[29] لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ   “Kendilerine emredilen husustan Allah’a asi olmazlar.”[30] وَلا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا    “Senin emrine asi olmam.”[31]  

Allah’ın emrine muhalif olmayı “isyan” olarak vasfetmiştir. Bu kelime ise, zem ismidir. Bu, vacib/farz olmayan hususlarda olmaz. Zira bu ayetlerde emri terk eden asi olarak isimlendirilmiştir. Asi de Allah’u Teâla’nın şu sözünden dolayı ateşe müstahak olmuştur:   وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا   “Artık kim Allah ve Rasulü’ne isyan ederse, bilsin ki ona içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır.”[32]   Bu söz de, emrin vacib/farz oluş için olduğuna delâlet eder.

5-Allah’u Teâla’nın şu sözü: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ    “Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiğinde mü’min bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”[33]

 قض “hüküm vermesi” sözünden kast edilen zorunlu kılmasıdır. أمرا “bir iş” sözünden kast edilen ise emredilendir. Emredilenlerden seçeneğin olmadığı husus, vacib olmasıdır. Böylece Allah’ın bu sözü, emrin vacib/farz kılmak için olduğuna delâlet eder. Zira Allah, emrettiği hususta bir seçeneğin, serbestinin olmadığını açıklamıştır. Mendublukta serbestlik ve seçenek vardır, mubah da aynı şekildedir. Bu da, emrin vacib/farz kılmaya delâlet ettiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah, nebisinden gelen bir emirde serbestliği, seçeneği iptal etmiştir.

6-Allah’u Teâla şöyle dedi:  أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ    “Allah’a itaat edin ve Rasulü’ne itaat edin.”[34]    Sonra da şu tehditte bulunuyor:   تَوَلَّوا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُمْ مَا حُمِّلْتُمْ فَإِنْ     “Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Rasul’ün sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir.”[35]     Muhalif olmaya tehdit, vacib/farz oluş delilidir.

7-Berire hadisi. “O, hoşlanmadığı bir köle ile evli iken azad oldu. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ona, kocası Muğisi kast ederek,      رجعتيه لو “Ona geri dönseydin.”  dediğinde, Berire Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e şöyle sordu: “Bana emrediyor musun, ya Rasulullah?” Bunun üzerine Nebi  şöyle dedi:  لا، إنما أنا أشفع  “Hayır, ben sadece aracılık ediyorum.”[36]     Görüldüğü gibi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem emri ile aracılığını birbirinden ayırt etti. Böylece sabit oldu ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in aracılığı, hakkında aracılık yaptığı hususu yapmayı, bir kişiye vacib kılmamaktadır. Emri ise böyle değildir, onda sadece farz oluş vardır. Berire, Rasulullah’ın sözü emir olsaydı, vacib olurdu diye anladı. Rasul de onun bu anlayışını tasdik etti.

8-Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü:   لَوْلا أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لامَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلاةٍ     “Ümmetime çok sıkıntı vermeseydi, onlara her namaz öncesi misvak kullanmayı emrederdim.”[37]   Bu vacib/farz kılmanın delilidir. Aksi halde emir mendubluk için olsaydı, misvak bu emirden dolayı farz değil mendub olurdu.

9-“Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, insanlara hitap edip şöyle dedi:   إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ فَرَضَ عَلَيْكُمُ الْحَجَّ فَقَالَ رَجُلٌ فِي كُلِّ عَامٍ فَسَكَتَ عَنْهُ حَتَّى أَعَادَهُ ثَلاثًا فَقَالَ لَوْ قُلْتُ نَعَمْ لَوَجَبَتْ وَلَوْ وَجَبَتْ مَا قُمْتُمْ بِهَا ذَرُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَاخْتِلافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِالشَّيْءِ فَخُذُوا بِهِ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ “Allah size haccı farz kıldı”. Bunun üzerine bir adam kalkıp, her sene mi? diye sordu. Onun bu sorusuna Rasul cevap vermeden sustu. Adam üçüncü defa sorusunu tekrarlayınca Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: Evet, deseydim farz olurdu ve onu yerine getiremezdiniz. Beni sizi serbest bıraktığım hususlarda rahat bırakınız. Zira sizden önceki topluluklardan nebilerine çok soru sorup yerine getirmeyenler helak oldular. O halde size bir şey emrettiğimde, ondan gücünüz yettiğini alın. Sizi bir şeyden nehyettiğimde ise ondan kaçının.”[38] Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bu hadiste, emrettiği bir hususun –güç yetirilmese dahi- vacib olduğunu, belirsizlik olmaksızın açıkça beyan etmiştir. Bu Allah’u Teâla’nın şu sözünün manasıdır:    وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لاعْنَتَكُمْ   “Eğer Allah dileseydi sizi de zahmet ve meşakkate sokardı.”[39]   Fakat Allah’u Teâla bize merhamet ederek sıkıntıyı kaldırdı. Zira Nebisinin SallAllah’u Aleyhi VeSSellem lisanı ile yukarıda geçen hususu emretti. Yani Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in emrettiği hususu gücün yettiği kadar yapmak vacibtir ve nehyettiği husustan da kaçınmak vacibtir.

10-Kesin bir nâss ve icmâ olmadıkça bütün emirler tehdit ile beraber hâsıl olmuştur. Nitekim biz Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bir sözüne dayanarak diyoruz ki, hakkında tehdit olmayan şey vacib değildir. Allah’u Teâla’nın kelamından bir şey ancak başka bir vahiyle düşer.

Ebu Hureyre’den Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ’in şöyle dediği rivayet edildi:     كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلا مَنْ أَبَى قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَنْ يَأْبَى قَالَ مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى     “Ümmetimden herkes cennete girer, reddeden hariç. Dediler ki; Reddeden kim, ey Allah’ın Rasulü? Dedi ki; Bana itaat eden cennete girer, bana isyan eden reddetmiş olur.”[40]

“Ma’siyet”/isyan etmek; emrolunanın, emredenin emrini yapmayı terk etmesidir. Allah ve Rasulü’nün emrettiğini terk etmeyi mümkün gören kimse, Allah’a ve Rasulü’ne isyan etmiştir. Allah’a isyan eden kimse ise uzak bir sapıklık ile sapıtmıştır. Allah ve Rasulü, bir hususta emrederek “yap” diyorken; emredilen, kimsenin, “ben yapmayı istemedikçe yapmam”, “bana emrettiğini terk etmem bana mubahtır”, demesinden daha büyük isyan yoktur. Bir kimse bundan başka bir isyan tanımaz. Dolayısıyla bu, emrin vacib/farz olması için olduğuna delâlet eder.

İşte bütün bu deliller, emrin vacib/farz oluşu için olduğu hususunda açıktırlar. Dolayısıyla emir, vacib oluşta hakikat, başkalarında mecaz olur.

Buna cevap şöyledir: Bu deliller, emre itaat ve isyan hususuyla alakalıdırlar, emir sîgasıyla alakalı değil. Allah’ın emrine itaat vacibtir/farzdır ve isyan haramdır. Emre itaat, ona isyan etmemeksizin olur. Zira Allah bir şey emrettiğinde ona isyan etmek haramdır ve ona itaat etmek vacibtir.

Fakat emre itaat, emrettiği hususa göre olur. Zira kesin bir şekilde emrettiğinde, emrettiği hususa göre ona itaat vacib olur, o fiili yapmak da vacib olur, fiili yapmazsa asi olur. Bu farz ve vacibtir.

Kesin olmayan bir şekilde emrettiğinde, emrettiği hususa göre ona itaat vacib olur. Zira fiili yaparsa ona sevap vardır. Emri iyi karşılar fakat emredilen fiili yapmazsa ona bir şey yoktur, günah da yoktur, asi de olmaz. Bu ise mendubtur. Zira mendubu yapmamak Allah’a isyan değildir. Onun emrine karşı gelmek değildir. Böylece ona itaat, o emre karşı başkaldırmak olmaksızın emri iyi karşılamak şeklinde vacib olur, fiili yapmak değil. Zira o emri iyi karşılamak bu yönde olur; emredilen fiili yapmak kesin olmaz. Yaparsa sevap vardır, yapmazsa bir şey kazanmaz, günaha da girmez. O fiili yapmamak, Allah’ın emrine muhalefet olmaz.

Nitekim Allah’u Teâla şöyle buyurdu:  إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ    “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı/iyiliği emreder.”[41]   

Böylece Allah, adaleti emretti ve ihsanı emretti. Ancak adaletle ilgili emir vacib oluş içindir, ihsan ile ilgili emir ise, mendub oluş içindir. Onun yapılmaması masiyet sayılmaz. Onu yapmayan kimseye bir şey yoktur. Bu durumda onu yapmamak, emre karşı gelmek ve emri terk etmek sayılmaz.

Aynı şekilde Allah ve Rasulü, yapıp yapmamakta serbestliği emredince, bu emre emredildiği biçimde yani fiili yapıp yapmamak arasında serbest olma yönünde, itaat etmek vacib olur, emre itaat edip etmeme yönünde değil. Fiili yaparsa o, onun hakkıdır, yapmazsa o da onun hakkıdır. Bu iki halde de o, emre itaat edendir. Dolayısıyla burada emre itaat, fiili ister yapsın ister ise yapmasın, emri iyi karşılamaktır. Onu yaparsa, ona bir şey yoktur, yapmazsa da bir şey yoktur. Yapmazsa emre karşı gelmiş sayılmaz. Çünkü emir öyle gelmiştir.

Buna binaen, emre itaat ve isyan, emredilen fiilin yapılmasına ya da yapılmamasına delâlet etmez. Emre itaat ancak; emre iyi karşılamaya ve fiilin yapılmasının gerekliliği ve gereksizliği veya serbestliği bakımından emredildiği yönde ona itaat etmeye delâlet eder.

Bu, emir sîgasını inceleme yeri değildir ve emir sîgasına belirli bir delâlet de vermez. Onun bahsedilmesi ancak itaat ve masiyet hakkında olur. Emir sîgasına gelince; onun incelenmesi, Arap dilinin delâlet edileni konusuna girer.

Buna binaen, yukarıda geçen on delil, emrin lafzını ve emir sîgasını belirlemek bakımından ileri sürülen değildirler ve reddolunurlar. Çünkü o delillerin mevzusu itaat ve masiyettir, emir sîgası değil. Onlarda geçen hususlara gelince; onlardan, emir lafzının geçmesine ilave olarak geçen emrin vacib olmaya delâlet etmediği hadisler üç tanedir. Birincisi; Berire hadisidir, İkincisi; Misvak hadisidir, Üçüncüsü; Hacc hadisidir.

1-Berire hadisine gelince; onda bu hususla ilgili delil yoktur. Zira Berire, ancak itaatinden dolayı sevap isteyerek emir hakkında sordu. Sevap ise hem vacible olur hem de mendubla olur. Zira onun; “Bana emrediyor musun?” sözü, onun emrin vacib için olduğunu anladığına delâlet etmez. Rasul’ün ona, emir ile aracı olmayı bir birinden ayırmış olması da; ona aracı olmanın itaatin vacib olduğu husustan olmadığını anlatmak içindir, ona yapılmasının vacib olduğu husustan olmadığını anlatmak için değil. Ancak Berire’nin Rasul’ün, لو راجعته  “Ona dönseydin” sözünden emir ifade eden bir talep olduğunu anlaması, emrin vacib oluş için olduğuna dair bir delil olması doğru olmaz. Çünkü o; sadece bir insana ait anlayıştır, doğru olabilir ve yanlış olabilir. Dolayısıyla Berire’nin bu anlayışı, talebin farz oluş ifade ettiğine dair bir delil olmaz. Ayrıca Rasul, onun bu anlayışının yanlış olduğunu, emir kast etmediğini sadece aracı olmayı kast ettiğini belirterek açıklamıştır.

2-Misvak hadisine gelince; Onda emirden kast edilenin vacib kılma emri olduğuna delâlet eden bir husus vardır. Bunun delili, emir lafzı ile meşakkatin birlikte telaffuz edilmiş olmasıdır. Meşakkat ancak zorunlu oluşundan dolayı vacibin yapılmasında olur. Mendub öyle değildir. Çünkü o, yapıp yapmamakta serbest olma konumundadır. Bütün bunlardan dolayı, emir ile emir sîgası arasındaki farkın açığa çıkması ile birlikte, o şüphe de düşmektedir.

3-Hacc hadisine gelince; Onda “evet deseydim farz olurdu” sözünün, emirlerinin vacib/farz oluş için olduğuna dair bir delil olması için değildir. Bilakis o, Allah’u Teâla’nın;    وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ    “O evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır”[42]    sözüne bir açıklama olması içindir. Dolayısıyla vacib için olmayı gerektirir. Zira beyan, açıklanana tabidir.

Şeriatla kayıtlı olmanın taleb edilmesi ile emir sîgası arasında farkın olmaması hususunda şu ayeti delil getiriyorlar:  فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا              “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan bir ihtilafta seni hakem kılmadıkça ve senin verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[43]      Ayette geçen  قضيت –sözü,  امرت “emrettiğin” demektir. Emir, vacib/farz oluş için olmasaydı öyle olmazdı.

Buna cevap şöyledir:  قضيت –sözünün anlamı;  أمرت “emrettiğin” değil,  حكمت “hükmettiğin” demektir. Yani “vacib, mendub, haram, mekruh, batıl kılmak gibi hükümlerden birisi ile hükmettiğinde” demektir. Bu sözde, Nebinin hükmettiği her hususun vacib olduğuna dair bir delâlet eden yoktur.

Bazı nâsslar vardır ki; onlar hakkında, emrin vacibliğine delâlet ettikleri şüphesine düşülmüştür. Bu nâsslardan birisi şu rivayettir:

“Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Ebu Said b. el-Muallâ’yı, o namaz kılarken çağırdı. O namazda olduğu için cevap vermedi. Bunun üzerine Nebi  ona şöyle dedi:   مَا مَنَعَكَ أَنْ تُجِيبَنِي حين دعوتك أما سمعت الله يقول:  ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ )     “Davet ettiğimde seni bana cevap vermekten alıkoyan nedir?  Allah’ın şöyle dediğini işitmedin mi? “Ey iman edenler! Allah ve Rasulü sizi size hayat verene çağırınca onlara icabet edin”.[44]”[45]      Böylece onu, emrine icabet etmemesinden dolayı azarladı ve zemmetti. Bu da emrin vacib oluş için olduğuna delâlet eder.

Bu hususta bir başka örnek de Müslim’in, Ebu Zübeyr                  el-Mekki’den rivayet ettiği şu hadistir:  

“Ebu Tufeyl Âmir b. Vâsile Ebu Zübeyre, Muaz b. Cebel’in şöyle dediğini haber verdi: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ile beraber Tebük Gazvesine çıktık... Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: إِنَّكُمْ سَتَأْتُونَ غَدًا إِنْ شَاءَ اللَّهُ عَيْنَ تَبُوكَ وَإِنَّكُمْ لَنْ تَأْتُوهَا حَتَّى يُضْحِيَ النَّهَارُ فَمَنْ جَاءَهَا مِنْكُمْ فَلا يَمَسَّ مِنْ مَائِهَا شَيْئًا حَتَّى آتِيَ   “Siz yarın inşaallah Tebük membasına varacaksınız. Siz oraya ancak gün doğduğunda varacaksınız. Sizden kim oraya varırsa, ben gelesiye kadar onun suyuna dokunmasın. Dedi ki; Biz oraya vardık. Oraya bizden önce iki adam varmıştı. Membadan çıkan su, ayakkabı bağı gibi inceydi. Yani çok az akıyordu. Dedi ki; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem o iki adama;  هل مسـستما من مائها شيئا  “Onun suyuna hiç dokundunuz mu?” diye sordu. Onlar da “evet” dediler. Bunun üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onlara “Maşaallah” diyerek ağır söz söyledi.”[46] Böylece o iki adam, geçen bir tehdit olmaksızın suya dokunma hakkındaki yasağa muhalefet etmelerinden dolayı Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den ağır söz işitmeye müstahak oldular. Dolayısıyla bir nâssla tahsis edilmedikçe, onun her emrinin vacib üzere olduğu sabit olmuştur. Onlar bir vacibi terk etmiş olmasalardı Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ağır sözüne müstahak olmazlardı.

Buna cevap şöyledir: Bu iki hadis, emrin vacib oluş için olduğuna delâlet etmemektedir. Şöyle ki:

Birinci hadiste; emri yapmanın vacib olduğuna delâlet eden bir karine var. O ise, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kendisini çağırdığında, Ebu Said’in namazda olmasıdır. Rasul de onu çağırırken onun namazda olduğunu biliyordu. Buna rağmen namazı terk ederek kendisine cevap vermesi için onu çağırdı. Bu, o emrin vacib oluş için olduğuna delâlet etmektedir.

Ayrıca Allah’u Teâla’nın şu sözü; اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ   “Allah ve Rasulü sizi size hayat verene çağırınca ona icabet edin.”[47]     

Bu söz ancak, davetine icabetle Allah ve Rasulü’nü tazim ederek davete cevap vermenin vacib oluşuna hamledilir. Bu, nefislerde tahammülü gerekli kılan davetine icabet etmekten yüz çevirerek, Allah’ın emrini küçümsemeyi ve aşağılamayı nefyeden olarak vacibe hamledilir. Zira Allah’ın emrini küçümseme ve aşağılama risalet göndermedeki kast edileni çiğnemeye götürür. Bu emri, bu karineden dolayı vacibe yüklemekten kaçınılmaz. Böylece hadis, bir karineden dolayı vacib oluşu ifade eder, sadece emirden dolayı değil. Rasul’ün onu azarlaması, fiili yapmadığından dolayı değildir. Fakat azarlaması, kesin olarak emrettiği fiili yapmadığından dolayıdır. Buna şu delâlet etmektedir: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, emrettiğini yapmanın vacib olmadığını beyan ederek bir takım emirler emretmiştir.

Bunlara örnek olarak Ebu Davud’da şöyle geçmektedir: “İbn Mesud, Cuma günü mescide gittiğinde Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem insanlara hitap ediyordu. O Rasul’ün,  أجلسوا “oturun” dediğini işitti. Bunun üzerine İbn Mesud, mescidin kapısında oturdu. Onu Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem gördü ve ona,  تعال يا عبد الله   “Buraya gel, ey Abdullah” dedi.”    Bu, Rasul’ün her emrettiğini yapmanın vacib olmadığına delâlet eder, emrin vacib oluş için olmadığına delâlet eder.

Bir başka örnek de şu rivayettir: “Abdullah b. Revaha yolda iken, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in  اجلسوا “oturun” dediğini işitti ve yola oturdu. O yolda otururken Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onun yanından geçip ona;  ما شأنك “neyin var?” diye sordu. O da; sizi “oturun” derken işittim, dedi. Bunun üzerine Rasul,  زادك الله طاعة “Allah, taatını artırsın” dedi.”    Bu rivayette görüldüğü gibi, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onun oturmasını garip karşıladı. Bu da Rasul’ün o emrinin kesin olmadığına delâlet eder.

İkinci hadise gelince; o, iki adamla ilgili hadis idi. Onda muhalif olmanın günah olduğuna delâlet eden bir karine vardır. O karine, suyun Tebük membaında az olmasıdır. Buna hadisin şu lafzı delâlet etmektedir: “Memba, ayakkabı bağı gibidir.” Yani çok incedir ve şu lafız; “Az az akıyordu.” Bu delâlet ediyor ki; Rasul’ün emri kesin bir emirdi. Dolayısıyla o iki adam, o emre muhalif olmalarından dolayı ağır söz işitmeyi hak ettiler. Ayrıca su içmek mubahtır. Rasul’ün o membadan o vakit su içmeyi yasaklamasının anlamı, bir mubahın yasaklanmasıdır. Bu ise, mubahı yasakladığından dolayı talebin kesin talep olduğuna dair bir karinedir. Ancak bu hadis bir emir değil, sadece bir nehiydir. Dolayısıyla vacib oluşa delâlet etmez, sadece terkin talebiyle birlikte bir karine olduğu için haram oluşa delâlet eder.

 Bütün bunlardan açığa çıkıyor ki; Rasul’ün emrine itaatin vacib oluşundan kaynaklanan şüphe ve ondan da itaatin vacib oluşunun anlaşılmasının manası, emir sîgasının vacib oluş için olduğu şüphesi düşmüştür. Çünkü emre itaat, emir sîgasından başkadır. Zira Allah’ın emrine itaat vacibtir. Fakat bu emir, lügavi delâleti olan lafızlarla ifade edilir. Zira emrin çeşidi bu lafızların delaletinden anlaşılır. Dolayısıyla emredildiği gibi yerine getirilir. Lafızların delâleti de lügatten alınır. Zira mesele, emir sîgasının anlaşılmasıdır. Mesele, emre itaat ve isyan meselesi değildir.

Ayrıca Şeriat Koyucu, bize Şeriatla hükmetmemizi emretmiştir ve Şeriata muhalif olmamızı da haram kılmıştır şüphesi de düşmüştür. Çünkü Şeriatla sınırlı olmak, Şer’î nâsslardan emir sîgasını anlamaktan başkadır.

Aynı şekilde yukarıda geçen Ebu Said hadisi ve Tebük membaı hadisinin, emrin vacib oluş için olduğuna delâlet ettiği şüphesi de düşmüştür. Çünkü o iki hadisteki emir, farza delâlet etmektedir. Bu delâlet ise sîgadan değil, sadece ona delâlet eden bir karineden dolayıdır. Bu şüpheler düştüğü zaman, emrin vacib/farz oluş hakkında hakikat olduğunu söyleyenlerin bir delili kalmamaktadır.


[1] Talak: 7

[2] Nur: 2

[3] Bakara: 43

[4] Nur: 33

[5] Buhari, K. Et’ameh, 4958

[6] Bakara: 282

[7] Bakara: 60

[8] Fussilet: 40

[9] İbrahim: 30

[10] En’am: 142

[11] Hicr: 46

[12] Bakara: 65

[13] Bakara: 23

[14] Duhan: 49

[15] İsra: 50

[16] Tûr: 16

[17] Ali İmran: 194

[18] Şuara: 43

[19] Bakara: 117

[20] Buhari, K. Edeb, 5655

[21] Bakara: 233

[22] En’am: 142

[23] Hicr: 46

[24] Bakara: 23

[25] Duhan: 49

[26] A’raf: 12

[27] Mürselat: 48

[28] Nûr: 63

[29] TaHa: 93

[30] Tahrim: 6

[31] Kahf: 69

[32] Cin: 23

[33] Ahzab: 36

[34] Nûr: 54

[35] Nûr: 54

[36] İbn Mâce

[37] Tirmizi, K. Tahârat, 22

[38] Nesei, K. Menasık el’Hac, 2572

[39] Bakara: 220

[40] Buhari, K. E’tısâm, 6737

[41] Nahl: 90

[42] Ali İmran: 97

[43] Nisa: 65

[44] Enfal: 24

[45] Beyhaki  tahriç etti

[46] Müslim, K. Fedâil, 4229

[47] Enfal: 24