İslâm’dan önce, hatta Hıristiyanlıktan
önce de uzunca bir dönem bir takım toplumlarda varoluşçu
düşünce egemen olmuştur. Bu düşünce kimilerini varlığın
madde ve ruh olarak iki unsurdan müteşekkil olduğu düşüncesine
götürmüştür. İnsanı çevreleyen algı sahasındaki
nesneler, varlığın maddi yönü; insanın algılayamadığı
cephesi ise ruhi yönü ya da ruhsal alem olarak ifade edilir
olmuştur. Ve varlıkta asıl olanın ruhu olduğu, materyalinin
ise geçici olduğu kabullenilmektedir. İşte bu felsefi
yaklaşım sonucu ruh tanımlaması, bu varlığı
yaratana yapıldığı gibi, melekler cinler ve diğer benzeri
-hissedilir olmayan- varlıklara da izafe edilmiş, sonuçta
varlığın/alemin ruhi yönünün tanımlanmasında birçok
dogmatik yaklaşımların ortaya çıkmasını doğurmuştur.
Burada önemli olan söz konusu felsefenin
insana bakışıdır. Yani insanın madde -ceset- ve ruhdan
oluşan bir varlık tasviri. İnsanı oluşturan bu iki unsurun
birbirleri ile nicelik ve nitelik açısından farklı ve zıt
oluşlarının doğurduğu sürekli bir çatışma ve çekişme
içerisinde olduğu ve her insanda ceset ve ruh arası çekişmesinin/
dualizm şu iki sonuçtan birisi ile sonuç alacağı düşüncesi
egemen olagelmiştir. Ya ruh cesede üstün çıkacak, yada
ceset ruha üstün çıkacaktır. Şayet ruh, cesede üstün
gelir ise dünya yaşamının çirkefliğinin üstesinden gelmiş,
-madde ve cesed- görünen alemin/dünyanın düzeyini aşmış,
aşkın insan olur. Yok eğer, ceset ruha üstün gelirse bu
insan, yüce ve aşkın ruhlar aleminden uzak, dünya yaşamının
çirkefliğine dalmış, hayvanlar düzeyini bulmuş kötü bir
insan olur.
Peki ruh cesede, ceset ise ruha nasıl
üstün gelir? Kuşkusuz insan, onların gözleminde;
cesedin esir aldığı, yücelmesini, özgürlüğünü ve aşkınlığını
istemediği ruhtan ibarettir. Dolayısıyla ruhun cesede üstün
çıkması için cesedin, zayıf ve güçsüz bırakılması,
aşağılanması, ezilmesi gerekir ki ceset -ruhla çatışmasını
sürdürecek- güç ve kuvvetten yoksun olsun. Ardından da
cesedin kayıtlarından kurtulup özgürlüğüne ve aşkınlığına
kavuşabilsin. İşte bundan dolayı ruhsal aşkınlığı
isteyen bireyin, yaşamını, cesedin karşısında onun
istemlerini ve arzularını cevapsız bırakması, dünya hayatının
nimetleri ve lüksünden uzak durması bir zorunluluktur. O,
ancak kendisini ayakta tutacak kadar yemek ve yemeğin en acı
olanını, artı, yemeği pehriz yaparak yiyecek, güzel
elbiseler giymeyecek sadece üzerine bir sufi olduğunun alameti
farikası olarak bir atkı tipi bir şey atacak ve de eski püskü
elbiseleri giyecektir. Binek hayvanına binmek yerine ayakları
çıplak yürümeyi tercih edecektir. Geniş rahat evler yerine
mağara koğuklarını mesken olarak tercih edecek, yatak
üzerinde uyumayacak, sırma koltuklara yaslanmayacak bilakis,
yere ve yaş zemine uzanacaktır. Erkek kadınından uzak
duracak, kadın erkeğinden. Cinsel içgüdülerini böylelikle
sindirmiş olacaktır. Tüm yaşamını, vakitlerini ibadet
yapılan dergahlarda, tekkelerde ve zaviyelerde cesedlerini
aşağılayıp eziyet ederek geçirip, ruhbansı bir yaşamı sürdüreceklerdir.
Bu durum cesedin ruhla çatışmasını sürdüremeyecek kadar
güçsüzleşmesine ve yıpranasıya kadar sürecektir. Böylece
ondan kurtulur (azad olur) yücelere, ruhlar alemine yükselir,
aşkınlığı elde eder ve tüm- hissedilmez, duyumsanmaz, bir
takım gerçekler ve olaylar o şahsın gözleri önünde çok
açık ve net olarak inkişaf olur. Bu inkişaf cesedin duyu
organları olan göz, kulak v.s. ile değil bilakis vicdani
(kalbin) keşif/teosafi yolu ile olacaktır. İşte söz konusu
ruh böylelikle yücelecek ve hatta -onların iddialarına göre-
yüce ruh ile yani; tüm söylenenlerden münezzeh olan, Allahu
Teâla’nın zatı ile bütünleşinceye kadar yücelecek ve aşkınlığı
bulacaktır.
Cesedinin istemlerinin peşinde olan,
arzuları ve yönelimlerinin doyumunu sağlayan dünya hayatını
ve imkanlarını elde eden, onun lüksü ve nimeti peşinde olan
insan -fani olan- cesedi ile birlikte ruhunun da ölümünü ve
sonunu hazırlamış, dünyanın ve materyalinin çirkefliğine
dalmış, fasık ve kötülerden olmuştur.
Eski çağlardan beri Çin ve Hind toplumuna
egemen olan bir felsefe ve yaşam tarzı bugüne değin
varlığını söz konusu toplumlarda hissettirmektedir. Nitekim
Yunan filozoflarının düşüncelerine egemen olan bu felsefe,
filozofların kitaplarına ve görüşlerine kadar sirayet
etmiştir. Orta çağ toplumlarını da büyük çapta etkinliği
altına alan söz konusu felsefe, Hıristiyanlık akidesinin
tahrifine de yol açmıştır. Hıristiyanlık düşüncesinin
Şam diyarını, daha sonra Roma imparatorluğunu -Avrupa
kıtasını- saran yayılmacılığı dönemlerinde Hıristiyan
din adamları ve papazları, yöre insanının zihnini allak
bullak etmiş, vehimler yumağı olmaktan başka bir anlamı
ifade etmeyen söz konusu felsefeden etkilenmişlerdir. İşte
din adamları, yöneticiler ve filozofların özel çabaları
ile o semavi din bambaşka yeni bir dine dönüştü. Ruh ve ceset
ayrımını vurgulayan felsefe de etkilenilen alanlardan
bir tanesi idi. Nitekim yaşamın; Adem (as) ve eşi Havva'nın
işlediği ilk yasak sonrası yeryüzüne gönderilmeleri ile başlayıp
kıyamete kadar devam edecek olan, insanı cezalandırmaktan
ibaret olduğu noktasındaki yorumu yapan akidesi ile söz
konusu felsefe bir yerde örtüşüyordu. Bundan dolayı
insanın şu dünya hayatında bir mutluluğu, suküneti araması
doğru değildir. Aksine ahiretteki yaşamı, nimetleri ve
mutluluğu kazanıncaya kadar bu dünyada kendisini zelil, hakir
bir yaşantıya mahkum etmelidir. “İşte bundan dolayı
onlar, tüm duyusal zevki şeytanın saptırmacası olarak görüyorlardı.
Bu bağlamda da -hiçbir değeri olmayan- cesetleri dizginlemeye
koyuldular. Ve onun istemlerini oruç ve birçok bedensel işkence
formülleri ile bastırmaya çalışıyorlardı.”
*
Hıristiyanlığın Avrupa’da yayılması
ile söz konusu felsefe, kıtada yaşam, toplum ve siyaset
üzerinde etkisini göstermiş; kral, idareci ve toprak
ağalarının temsil ettiği siyasi otoritenin yanında da
piskoposun (Papa) liderliğini üslendiği yeni bir otorite,
kilisenin otoritesi doğmuş oldu. Böylece Avrupa toplumunda
biri ruhani diğeri din dışı olmak üzere iki farklı otorite
zuhur etmiş oldu. Kuşkusuz madde ve ruhun birbirlerine üstünlük
sağlamasına kadar aralarındaki çatışmanın devam ettiği
varsayımından haraketle düşündüğümüzde, Avrupa’da bu
çatışmanın maddi ve ruhi her iki ayrı otorite arasında da
varlığını sürdürmesi kaçınılmaz idi.
Tabi ki dinin daha çok egemen olduğu orta
çağlarda ruhani otoritenin dini dışlayan otoriteye karşı
üstün gelmesinin doğal olduğu söylenebilirdi. Roma papasını
halkı yönetiminde taklit eden imparatorlar ya da dini krallar,
halkı ilahi bir yetki ile yönetiyordu. Tabi ki kilisenin kızgınlığını
kazanan ve kilisenin yetkisini kısıtlayan kralın veya
başkanın vay haline! Büyük Roma piskoposlarının ajitasyonu
ile (kışkırtma) girişilen haçlı seferlerinin -ki bir çoğu Şam ve Kuzey
Afrika olmak üzere İslâm coğrafyasını hedefliyordu-
başarısı, ortaçağda kilisenin konumunu yücelten ve Avrupa
üzerindeki etkinliğinin artmasına sebebiyet veren
etkenlerdendir. Ancak birbirini takip eden asırlar -haçlı
savaşlarının yıldızının sönmesi ve işlevini yitirmesi
ile birlikte- krallara ve yöneticilere kilisenin pençesinden
ve egemenliğinden kurtuluşun kapılarını aralamakta idi.
Artık pozitif otorite (kiliseyi, dini dışlayan laiklik)
ruhani otoritenin egemenliğini elinden aldı. Ve yeni çağda
da -yani 16. asrın başları ve 18. asrın sonları arası dönem-
artık dinin, toplum üzerindeki etkinliğini kaybeder oluşu ve
Avrupa’da aydınlanmacı filozoflarının yıldızının
parlayışı, kilisenin orta çağlarda sahip olduğu ve
imtiyazlarından faydalandığı otoriteyi kaybetmesi ve onlara
kalan (kiliseye) artık sadece kralların ve hakim sınıfın otoritesini
onaylamasıydı. Ve 19. asrın başları ile de dinin, devlet ve
toplum alanından nihai olarak ayrılışı tamamlanmıştır. Yönetim
ve siyasi işlere hiçbir surette müdahale etmesi engellenen
kilise; sadece ibadet, evlilik ve benzeri mistik alana kıstırılmış
bir misyonu yüklenir duruma gelmiştir. Bütün dünyada Hıristiyan
Katoliklerin dini işlerini, idareyi üstlenen kilise, ruhâni
Vatikan Devleti statüsü kazanmış oldu.
İşte böylece insanların işlerinin
idaresi, birbirinden bağımsız ayrı ayrı otoritelere bölünmüş
oldu. Bunlardan biri topluma ve ilişkilerine hükmediyor, iç
ve dış siyaseti belirliyor; bir diğeri ise dinin salt mistik
çerçevedeki işlerini, birincisinden bağımsız bir biçimde
idare ediyordu.
İşte madde ve ruh dualizmi felsefesi eski
çağlarda ve hatta günümüze değin uzantılarına
rastladığımız bir takım toplumlarda etkisini bu şekilde göstermiştir.
İşte tüm bu verilerden hareketle bu noktada sorulacak soru: Bu
felsefenin doğruluk payı ve konu ile ilgili İslâm’ın görüşünün
ne olduğudur?
Müslümanlardan konuya eğilenler olmuşsa
da -maalesef- konu; köklü bir şekilde ele alınmamış ve söz
konusu felsefe ile aralarındaki ayrışımın temelde değil
sadece teferruatta olduğu zihabına/zannına kapıldıkları
muhakkak. Yani burada, Müslümanların, onlara karşı
olmalarına rağmen, yine de insanın ceset ve ruhdan oluştuğu
teorilerine hak vermelerini kastediyorum. Ve bu ön kabulden
sonra söz konusu felsefe Müslümanları sadece cesede ve ruha
yapılacak muamele noktasında farklılığa, tartışmaya yöneltmiştir.
Bunların çoğu İslâm’ın ruh ve ceset arasındaki dengeyi
sağladığını, bu bağlamda birinin istemini diğeri lehine göz
ardı etmediğini, bilakis her ikisinin de istekleri ve
gıdalarını göz önünde bulundurduğunu, bu açıdan ruhun
gıdasının iman, ibadetler, zikirler ve Allah'a yaklaşmak
olduğunun; cesedin gıdasını da, yiyecek, giyecek, evlilik ve
benzeri ile ilgili hükümlerle sistematize ettiğini ifade
etmeye çalışmışlardır.
Ancak biz diyoruz ki: Böylesine çok hassas
ve nazik bir konu, hakkında söylenen ve ortaya atılan görüş
ve düşüncelerin daha derin bir şekilde titizlikle
araştırılıp incelenmesini zorunlu kılmaktadır. İşte bu
bağlamda söz konusu felsefenin dayandığı temel
sorgulanmalıdır. Acaba, gerçekten insan madde (beden) ve
ruhdan mı müteşekkildir?
Kuşkusuz insan yaşamının sırrı olan ve
onun varlığı ile hayat bulup yokluğunda da ölümü vâki
olan, insanın içinde varolduğu bilinen söz konusu ruh,
birçok insanda değindiğimiz felsefeye olumlu yönde yaklaşımı
doğurmuştur. Nitekim Rabbimiz (cc) şöyle demiştir:
“Kendi ruhumdan ona üfürdüm.”
*
“Sonra onu düzeltmiş, tamamlamış ve ona
kendi ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve
kalpler yaratmıştır. Siz pek az şükrediyorsunuz.”
*
Benzeri bir çok ayetlerinde Allah; ruhtan ve
onun insanın bünyesindeki varlığından söz etmektedir.
İşte müslümanlardan birçoğunun, insanın beden ve ruhtan müteşekkil
olduğu ve her birinin ayrı ayrı gıdasının olduğunu
vurgulayan felsefeyi kabulleri bu şekilde oluyor.
Ancak sözünü ettikleri ruh kavramından
neyin kast olunduğunun bilinmesi için söz konusu kavram
üzerinde daha da dikkatli durulmasının zorunluluğu
doğmaktadır. Ruh kelimesi; birden fazla anlamı
taşıyan müşterek bir kelimedir. Hem Arapların dilinde hem
de Kur'an-ı Kerim’de birçok manalarda kullanılmıştır.
Örneğin Yüce Allah'ın şu sözün de geçen ruh anlamı
bunlardan bir tanesidir:
“Onu (Kur’an’ı) uyarıcılardan
olasın diye Ruh’ül emin indirmiştir.”
*
Buradaki ruhtan kast olunan Cebrail
(as)’dır.
“Bir de sana ruhtan soruyorlar. De ki; O
Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir.”
*
sözündeki, ifadesi geçen ruhdan kasıt; insan
yaşamının, o olursa var olduğu, olmayışının ise
ölümü anlamına geldiği, insanı ayakta tutan canıdır. Bu
anlamda ruh, her ne kadar insan onun etkisini görse de
künhüne vakıf olamayacağı bir şeydir. O, bedenin içinde,
onu harekete geçiren, aksiyonel hale getiren hayattır/candır.
Kısacası ruh bir terminoloji olarak birden fazla anlamlar içermektedir.
Muhtar es-Sıhhah sahibi der ki: "Ruh; erkek içinde
bayan içinde kullanılır. Çoğulu ervah'tır. Kuran'da İsa
ve Cibril (a.s) da ruh diye tanımlanır. Cin ve Melekler ruhani
varlıklar olarak nispet edilirler. Çoğulu Ruhaniyyun (ruhani
olanlar) dur. Aynı şekilde içinde ruh olan her şey
ruhanidir.”
*
Ancak, evren, hayat ve insandaki ruh, onun
ruhaniyeti ve ruhi yönünden bahsedenler, şu yukarıda
saydığımız kelimenin (sözlük) anlamlarını kast
etmiyorlar elbette. Bilakis bu bağlamda söz söyleyenler farklı
bir terminolojiyi içeren bir kelimeyi seslendiriyorlar. İşte
bu anlamı, Arap dili sözlüklerinde bulmamız olası
değildir. Herhangi bir terminolojinin taşıdığı anlamı
yakalamaya çalışan bir araştırmacının, söz konusu
terminolojiyi seslendirenlerin kastettiği anlamı yakalaması için,
o terminolojinin geçtiği metinleri iyiden iyiye incelemesi,
irdelemesi gerekmektedir. O halde söz konusu metinleri
inceleyen bir araştırmacı ruh, ruhaniyet yada ruhi
yön tanımlamalarını seslendirenlerin, insanın, Aziz ve
Celil olan yaratıcısı ile olan sıla/bağın hatırlandığı
anı ifade etmek için bu tanımı kullandıkları gerçeğini
bulacaktır. Ve namaz oruç, hac vs. ibadetleri yaptığında mü’minin
ruhaniyet -havası- hissettiği de söylenir. Allah'ın şu
kainatı üzerinde tefekkür ettiğinde ruhsal bir yönü,
olguyu, aynı şekilde Allah'a olan bir yakarış veya çağrıyı
dinlediğinde, ibadet havasına girdiğinde v.b. hep bir manayı
(ruhu) hisseder. İşte bu anlamdaki ruhun, yaşamın sırrı
(olmazsa olmazı olan can) ile hiçbir ilişkisi yoktur.
Çünkü bu son söylediğimiz, ruh (can) ruhaniyeti hisseden mü’min
insanda da, Allah'ın varlığını inkar eden mulhit/ataist
insanda dahası hiçbir manayı hiçbir ruhi bir yönü veya
ruhsallığı hissetmeyen insanda da vardır.
Bu durumda ruhi yönü; "bir şeyin yüce
olan Allah tarafından yaratılmış olduğunu idrak etmek"
şeklinde tanımlayabiliriz. Evren, hayat ve insan, madde ve ruh
olarak iki unsurun bileşiminden oluşmamıştır. Bunlar sadece
maddeden oluşmuş ve maddenin dışında bir olguyu bünyesinde
barındırmayan varlıklardır. Ancak ruhsallık gibi bir
niteliği taşıması, onun bünyesinin oluşumunun bir parçası
değil bilakis (varlığın) tümü ile Allah'ın yaratığı
oluşuna itibari bir atıftır. Evrendeki ruhi yön onun, Allah'ın
bir yaratığı oluşudur. Hayatın içindeki ruhanilik, onun,
Allah'ın bir yaratığı oluşudur. İnsandaki ruhi yön de,
onun yüce ve münezzeh olan Allah'ın bir yaratığı
oluşudur. Ruh; -bizim kullandığımız terminolojik
anlamı ile- o, yüce Allah'la ilişkinin/sılanın
hatırlanışıdır. İnsanın ruh veya ruhbanlılık hissi,
onun, yaratıcısı olması bakımından yüce Allah'a olan
kulluğunun, güç ve idaresine olan teslimiyetinin bilincinde
olması halidir.
Bu bağlamda artık insanın, ruh ve cesetten müteşekkil olduğu ve insanın oluşumunu sağlayan
her iki unsurun sürekli bir çatışma içerisinde olduğu ve
insanın ruhunu cesedine galip getirmesi ya da arasında bir
dengeyi sağlaması gibi bir durum olasılık dışıdır. Aksine burada yöneltilmesi
gereken soru; Allah'la olan sılanın idraki anlamındaki ruhun,
insanda, onun yaşamında ve eğilimlerindeki etkisi ne derecedir?
sorusu olmalıdır.
Kuşkusuz insan eğilimlerinin temelinde, onu
aksiyonel hale getiren, ona canlılık kazandıran dinamik
enerjiden kastettiğimiz; insanı, doyumunu sağlamak üzere
dinamize eden ihtiyaçları ve güdüleridir. 'İnsan'
vakıasını iyiden iyiye etüt ettiğimizde, ondaki dinamik
enerjinin (yani kendisini aksiyonel kılanın) -doyumunu
sağlamadığında yaşamını sürdüremeyeceği-
gıda, uyku v.b. organik ihtiyaçları ve yine kendisinde bir
doyumu dürtüleyen içgüdüleri olduğunu görürüz.
Fakat bu içgüdüler doyumsuz bırakılması
durumunda insanda bir bunalımı doğuracaktır,
Netice itibari ile, insanda bulunan organik
ihtiyaçlar ve içgüdülerin doyumunu belirli bir çerçevede
düzenleyecek olan bir sistemin varlığı zorunludur. İşte bu
sistem ya Allah tarafından ya da insanlar tarafından
belirlenecektir. Şayet söz konusu ihtiyaçlar ve içgüdüler,
hiçbir sistemin (düzenlemenin) kaydı altına alınmaksızın
ya da Allah'ın indirdiği dışında bir sistemle doyumu sağlandığında,
böylesi bir doyum maddi doyum olacaktır. Onda ruh
yoktur. Ancak o yüceler yücesi ile olan bilinç bağı, yani
Allah'ın yegane yaratıcı ve idareci olduğuna imanı üzerine
ondan gelen bir sistemle doyuma giderse, işte böylesi bir doyum
ruh ile hareket eder ve en doğru doyum yolu da bu olmuş olur.
Hem söz konusu içgüdülerde olan insanın kendisinden daha güçlü,
güç ve kudret sahibi olanı yüceltmesi, onun önünde eğilmesi,
ona tapması ve kutsaması şeklinde dışa yansıyan kutsama içgüdüsü
de doyurulması gereken bir güdüdür. İnsanın,
yapısal noksanlığı ve acziyetini hissedişi onu, doğal
olarak yaratıcı ve idare edici bir gücün arayışına götürmektedir.
İşte kutsama içgüdüsünden kastettiğimiz budur. Elbette
bunun da, diğer içgüdüler gibi ya yüce Allah'ın bir
yaratıcı ve idare ediciliğine imandan uzak -putlara,
yıldızlara, krallara ve ülkenin kahramanları gibi benzeri
sair yaratılmışlara taparak- maddi olanla doyumu sağlanacak
ya da O'ndan gelen bir sistemle ve O'nu kutsayarak, ruhani bir doyumsama
sağlanacaktır.
Kuşkusuz İslâm, yüce Allah'a iman
temelli, çerçevesini çizdiğinde hayat, insan ve onu kuşatan
şu evren materyalindeki manayı, ruhi yönü; bütün bunların,
bir yaratıcının -ki o yüce Allah’tır- yaratığı
olduğunu vurgulayarak açıklığa kavuşturmuştur. Dahası
bir insan olarak yaşamının tüm alanlarını kapsayan ve tüm
problemlerini çözecek nitelikte bir sistemi önüne koymuş ve
mü’minin fonksiyonlarını yerine getirirken kayıtlı
kalacağı ve tüm fonksiyonlarına yönelik şer’i hükmü
-Allah'ın hitabını- beyan etmiştir. Bu bağlamda mü’minin
yaşamını ruhi bir zemine oturtmuş ve bu ruhu tüm işlediği
fiillerde hissedilir kılmıştır. İşte bu, o yüce Allah'ı
tapınılacak ve itaat edilecek yegane rab ve ilah olarak
tanıma (iman) üzerine bina edilmiştir.
“Hayır, Rabbin hakkı için yemin ederim
ki, onlar aralarında çekiştikleri şeyde seni hakem yapıp,
sonra verdiğin hükümde kendileri için hiçbir darlık
duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş
olmazlar.”
*
O halde mü’min amellerini -ki bu bağlamda
o bir maddedir- Allah'la olan sıla/bağlantısının bilinci
ile (yani o yüce Allah'ın varlığına inancının üzerine)
O'nun emir ve yasakları ölçeğinde icra ederse, o zaman madde
ile ruhu mezcetmiş ve yaşamını tümü ile ruhi bir temele
oturtmuş olur. O da İslâm akidesidir.
Bundan ötürü mesele, insan, istem ve
arzularını doyuracak mı doyurmayacak mı meselesi değildir?
Veya ne kadar doyuracağı meselesi de değildir? Hele hele ruhu
mu, cesedi mi meselesi hiç değildir. Yada hangisi üstün
gelmeli, ceset mi, ruh mu meselesi hiç mi hiç değildir. Bu
noktaların araştırma konusu olması yanlıştır. Aksine
araştırılma konusu; doyumun ne idüğü (niceliği ve
niteliği) ve hangi temel üzere oturtulması gerektiği konusu
olmalıdır.
Dolayısıyla takvayı, inzivâda, dünya
metaından ve lezzetlerin den uzaklaşmada ve kaçmada
arayanlar büyük bir yanlışlığa düşmüşlerdir. Çünkü
bu koşullara Allah'ın varlığını inkar eden insanda
giriyor. Peki bu durumda takva onun neresinde? Bütün bunların
aksine, Kuran'ı Kerim ayetleri ve Allah Rasulü’nün sözleri;
Allah'ın, dünya ve nimetlerini tümü ile insanın hizmetine
sunduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır. Yüce olan
Allah şöyle buyurmaktadır:
“Yemin olsun! Biz ademoğullarını saygın
kıldık. Onları karada ve denizde vasıtalarla taşıdık.
Hoş nimetlerle besledik ve onları yarattıklarımızdan bir
çoğunun üzerine üstün kıldık.”
*
“Bir de göklerde ve yerde ne varsa hepsini
kendi tarafından hizmetinize amade kılmıştır. Şüphesiz
bunda, düşünecek bir toplum için ibretler vardır.”
*
“De ki; Allah’ın kulları için çıkardığı
ziyneti ve rızkın helâl, hoş olanlarını kim haram
kılmış? De ki; bunlar dünya hayatında iman edenler için
hak olandır. (Başkaları iştirak etseler de) Kıyamet
gününde yalnız mü’minlere mahsustur. Böylece biz,
ayetlerimizi bilen kimselere açıklıyoruz.”
*
Yine kullara bahşettiği nimetleri (bir bir)
hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:
“Hayvanları da yarattı. Sizin için onda
ısıtacak yünler ve bir takım faydalar vardır. Hem onlardan
(etlerinden) yersiniz. Akşam getirirken, sabahleyin salarken,
onlarda sizin için bir zevk ve güzellik vardır. Yüklerinizi
de yüklenir, nefislerinizin yarısını harcamadan
varamayacağınız yerlere götürürler. Şüphesiz Rabbiniz
size karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Hem binesiniz diye
hem de ziynet olarak atları, katırları ve eşekleri yarattı.
Ve bilmediğiniz daha neler yaratacak.”
*
Nübüvvet döneminde de bir takım insanlar
takvayı, dünyadan el etek çekme; nefis ve cesede ağır
baskılar yapma şeklinde anlamışlardı. Allah Rasulü’nün
ibadet şeklini sorduklarında kendilerinin fazlası ile
aşırıya gittikleri ortaya çıktı. Nitekim takvayı elde
etme adına iyi bir şey yapıyoruz zannı ile ama Allah'ın
hakkında bir sultan/delil indirmediği çok katı ağır yükümlülükleri
yerine getireceklerine dair kendilerine söz vermişlerdi. Tabi
ki onların bu durumu Allah Rasulü (sav)'e ulaştığında, bu
yanlış, çizgi dışı anlayışın tehlikeli boyutunu
hissetmiş ve hemen gereken önlemi almıştır. Enes ibni Malik
(ra)’dan
Buhari'nin rivayet ettiğine göre o şöyle demişti:
"Peygamber (sav)’in hanımlarından bir
tanesinin evine üç gurup gelerek Peygamber (sav)’in
ibadetinden sormuşlardı. Kendilerine anlatılınca sanki sözleşmişçesine
dediler ki: "Biz nerede, Peygamber (sav) nerede? Kuşkusuz
onun tüm gelmiş ve geçmiş günahları bağışlandı."
Onlardan birisi; "And olsun ki ben gece boyu sürekli
namaz kılacağım." bir diğeri; "Ben de yıl
boyu oruç tutar hiç iftar etmem" bir başkası da; "Ben
ise bayanlardan uzaklaşırım hiç evlenmem" dedi. Ve
Allah Rasulü (sav) hemen geldi ve onlara şöyle buyurdu:
"Şunları, şunları söyleyenler sizler misiniz? Allah'a
and olsun ki ben sizin Allah'tan en çok sakınan ve
korkanınızım. Ama ben oruç tutar iftarımı da ederim.
Namazımı kılar, orucumu da iftar eder ve kadınlarla da
evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirir ise benden değildir."
*
Bütün bunlardan dolayı ruh ve dünya
metaı arasında bir çatışmadan (dualizm/ikilemden) söz
edilemez. Helal olan tatlı bir yiyeceği Allah'a bu nimetinden
dolayı hamd ederek yiyen bir insan, yemeğin lezzetini
tattığı gibi ruhaniyeti de hisseder. Zira Rabbimiz şöyle
buyurdu:
“Ey iman edenler! Size verdiğim nimetlerin
helâl olanlarından yiyin! Eğer yalnız Allah’a
tapıyorsanız O’na şükredin.”
*
“Ey İman edenler! Allah’ın size helâl
kıldığı nimetlerin temizlerini kendinize haram kılmayın,
aşırı da gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”
*
Ticaretinde helal ve haram ölçüsünü
gözetip ve şer'i ahkama bağlı kalarak bol bol mal kazanıp,
kar eden tacir aynı şekilde ruhaniyeti hisseder. Nitekim Allah
Rasulü (sav) buyurdular ki:
"Güvenilir ve doğru tüccar;
Peygamberler sıddıklar ve şehitlerle beraberdir."
*
Evlilik hayatı ile ilgili olarak da Allah
Rasulü (sav) şöyle buyurdu:
"Sizden birisinin (hanımı ile)
ilişkiye girmesinde bir sadaka vardır.” “Ey
Allah'ın elçisi, yani bizden biri cinsel arzusunu gideriyor
da, onda da o kişi için mükafat mı vardır?” diye
sordular. O da; "Şayet bir haram ile (gayri meşru
bir ilişki) giderseydi onun için günah var mıydı? İşte
aynı şekilde helal yoldan giderdiğinde de onun için karşılığı
sevabı vardır."
*
İşte İslâm’ın insana, eğilimine ve
takvalığına bakışı budur. İşte
gelişmişlik/kalkınmışlık ve İslâm Devleti’nin
güçlü, etkin olduğu dönemlerde İslâm toplumundaki yaşamı
farklı kılan ayrıcalık bu idi. O toplumda, madde ve ruh
ayrılığı hiçbir zaman söz konusu değildi. İslâm Devleti
bünyesinde de biri maddi/pozitif, diğeri ruhani iki otoriteye
şahit olunmamıştır. Çünkü İslâm Devleti’nde İslâm
akidesi üzerine, yani yüce olan Allah ile sılanın/ilişkinin
idraki üzerine kurulmuş İslâm nizamı ile insanların
işlerini idare eden tek bir otorite vardı. Siyasi bir otorite
olan devlet ruhi bir temele dayanmaktadır. Bugün (özellikle
Arap ülkelerinde), biri şer’i diğeri medeni olmak üzere
iki tür mahkemelerin varlığı o günlerde söz konusu değildi.
Aksine o dönemlerde insanların aralarındaki
anlaşmazlıkları, ister bu anlaşmazlıklar yönetimle ilgili
(yani yöneten ve yönetilenler arasında) ister mali isterse de
sosyal ve benzeri tüm toplumsal ilişkilerin doğurduğu sorunları
İslâmi yasalara göre çözecek olan sadece İslâmi
mahkemeler vardı.
Bu durum Batı ülkelerinin bizim coğrafyalarımızı
işgal edip İslâm Devleti’ni yıkmalarına kadar devam
etmiştir. Ardından İslâm nizamı; hayatın, toplum ve
devletin alanlarından soyutlanmış ve din sadece hayatın
bireysel yaşamı, ibadeti ve etiksel/ahlâkî kuralları
kuşatır duruma getirilmiş ve medeni/beşeri sistemleri
uygulayan, dini devletten ayıran devletler kurdurulmuştur.
Daha sonraları İslâm ülkelerinde
müftünün makamında temsil edilen ruhani otoriteler ortaya çıkmıştır.
Mahkemeleri iktisadi ve yönetim v.b. ilgili sorunları
medeni/pozitif hukukla çözüme bağlayan medeni mahkemeler,
ictimai ya da evlilik boşanma ve miras hukukunu kapsayan
sorunları çözüme bağlayan şer'i mahkemeler olmak üzere
(bu son söylediğimiz özellikle Arap ülkelerinde geçerlidir)
ikiye ayırdılar.
Bugün yaşamımıza egemen olan bu model,
Allah'ın razı olduğu ve İslâm çerçevesinde bizlere
profilini çizdiği model değildir.
Bu bağlamda, İslâmi yaşamı yeniden tesis
etmeleri, İslâm nizamını yaşama ve topluma yeniden dönüştürmeleri
ve mahkemelerin medeni ve şer’i şeklindeki taksimini, Diyanet
İşleri Başkanlıkları, (tapınak tipi) mescitler v.b. ruhani
otorite ayrımını çağrıştıran (dinin devletten
ayrılması anlamını vurgulayan) tüm teori ve mantaliteyi eleştirici
ve reddedici tavır göstermeleri, müslümanların ölüm kalım
meselesidir. İslâm nizamında Allah'ın indirdikleri ile hükmeden
ve Allah'a itaat ettiği sürece de tüm Müslümanlara ona
itaatın vacip/zorunlu olduğu tek bir otorite vardır. Yüce
Rabbimiz şöyle buyurdu:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin.
Peygambere ve sizden olan yöneticilere de itaat edin. Bir şey
hakkında çekişip anlaşmazlığa düştünüz mü, şayet
Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu hemen Allah’a
ve Rasulü’ne arzedin. Bu, daha hayırlı, hem netice itibari ile daha
güzeldir.”
*
|