MANTUK VE MEFHUM


Arap dilinin bilinmesinden ve dilin lafızları ve onların kısımlarının açıklanması ile dilin kısımlarının bilinmesinden sonra Kitap ve Sünnetle istidlâl/delil getirme kolaylaştı. Çünkü Kitap ve Sünnetle delil getirmek, ancak o ikisinin lafızları ile delil getirmektir. Arap dilinin lafızları açıklandığı zaman, dille delil getirmenin gerektirdiği husus sağlanmış olur. O husus, dilin lafızları ve kısımlarının açıklanmasıdır.

Ancak lafızlarla istidlâl, delil getirmek keyfiyetini bilmeye bağımlıdır. İstidlâl ya mantuk yoluyla ya da mefhum yoluyla olur. Yani ya lafzın delâlet ettiğine delâleti yoluyla olur ya da delâlet edilenin başka bir delâlet edilene delâleti yoluyla olur. Yani ya lafzın delâlet ettiği manaya göre olur ya da lafzın kendisi değil de lafzın manasının delâlet ettiği manaya göre olur. Bundan dolayı mantuk ve mefhumun incelenmesi kaçınılmazdır.

Mantuk ve mefhumun incelenmesinden önce şu iki husustan bahsedilmesi kaçınılmazdır. Birincisi; Kur'an’da, mühmel lafız yoktur. Sünnette de öyledir. İkincisi; Allah’u Teâla, açıklama olmaksızın, sözünde zahirden başkasını kast etmez.

Birinci hususa gelince; Allah’u Teâla bize mühmel ile yani manaya delâleti olmayan bir şeyle hitap etmez. Bu Allah hakkında imkânsızdır. Çünkü mühmel hezeyandır/noksanlıktır. Hezeyan ise, mühmel lafızları bir araya getirip konuşmaktır. Ya da o haliyle sözün toplamının bir manaya delâlet etmemesidir, her ne kadar sözün her cüzü bir manaya delâlet etse de. Mühmelin bu her iki şekli de Allah’a yaraşmaz. Bundan dolayı Allah’u Teâla’nın bize mühmelle hitap etmesi muhaldir. Dolayısıyla Kur'an’da mühmel olmaz. Aynı şekilde Sünnette de mühmel olmaz. Çünkü Sünnet, manaları bakımından Allah’u Teâla’dan vahyedilendir ve Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onu kendi lafızlarıyla ifade etmiştir. Dolayısıyla Sünnette de mühmel olması muhaldir.

Bazı sürelerin ilk harflerine gelince, onların manaları vardır. Fakat müfessirler onlar hakkında ihtilaf edip çok şey söylemişlerdir. Onlar hakkında doğru olan; onların sürelerin isimleri olmasıdır. Buna binaen o harfler mühmel olmazlar.

Allah’u Teâla’nın şu sözüne gelince: وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا  “Hâlbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır derler.” [1]

Bu ayette الا الله  sözünde durulup,  والراسخون في العلم “İlimde ilerlemiş olanlar” sözünü yeni bir cümlenin başlangıcı yapmakla Kur'an’da, manasını sadece Allah’ın bildiği hususlar olmuş olur. Böylelikle de Allah, bize manasını bilmediğimiz şeyle yani mühmel ile hitap etmiş olur. Bu iki yönden reddedilir:

Birincisi;  إلا الله -sözünden sonra durulmaz. Çünkü buradaki و -Vav, atıf “vav”ıdır. Yeni cümlenin başlangıç vavı değil. Zira  الراسخون -kelimesi  الله  lafzına atfedilmiştir. Dolayısıyla mana şöyle olur: “Onun te’vilini Allah ve ilimde ilerlemiş olanlar bilir.” İsti’naf vavı/yeni cümle başlangıcı vavı, ancak söz ve mana bitip yeni bir söz ve yeni bir manaya başladığında olur. Bunun dışında kesinlikle olmaz. Burada ise söz ve mana tamamlanmamıştır. Allah’u Teâla’nın  يقولون آمنا به “Biz ona iman ettik, derler” sözü ise;  والراسخون في العلم “İlimde ilerlemiş olanlar” sözünün hâl cümlesidir. Zira bu cümle, haber cümlesi değil hâl cümlesidir.

Şöyle denilmez: “Hâl, atfedilen ve kendisine atfedilenden sonra gelince, ikisini kapsar. Dolayısıyla ikisinin de hâl cümlesi olur. Burada ise, Allah’u Teâla’nın آمنا به “Biz ona iman ettik” demesi muhal olduğundan dolayı, hâl cümlesi hem atfedilene, hem de kendisine atfedilene ait olmaz. Sadece atfedilenin hâl cümlesi olur. Bu ise lügate ters düşer. Dolayısıyla,  يقولون آمنا به “Biz ona iman ettik, derler” cümlesi, والراسخون في العلم “İlimde ilerlemiş olanlar” sözünün haberi olur, hâl cümlesi değil.”

Böyle denilmez. Çünkü bunun yeri bir karine olmadığı zamandır. Fakat, bir karine bulunduğunda atfedilen ve kendisine atfedilenden sonra hâl cümlesine gelince; kendisine atfedilen olmaksızın sadece atfedilene hasredilir.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً  “Ona İshak’ı ve Yakub’u nâfile/torun olarak lütfettik.”[2] 

Burada geçen  نافلة -kelimesi, يعقوب -Yakub kelimesinin yani kendisine atfedilen olmaksızın atfedilenin halidir. Çünkü نافلة -“Nâfile”, çocuğun çocuğudur. Dolayısıyla  يعقوب -“Yakub” kelimesinin hali olur. Aynı şekilde yukarıdaki ayette Allah’ın;  آمنا به “Biz iman ettik” demesinin muhal olması, o sözün kendisine atfedilen olmaksızın, atfedilene ait hâl cümlesi olduğuna dair bir karinedir. Böylece; “İlimde ilerlemiş olanlar onun te’vilini bilirler” manası açığa çıkmaktadır. Dolayısıyla Kur'an’da bir manaya delâleti olmayan bir lafız olmaz. Zira Kur'an’da mühmel olmaz.

İkincisi; ayette geçen,  الراسخون في العلم  “İlimde ilerleyenler” sözünün atıf olması, istinaf olmasına tercih edilir. Çünkü cümle başı olsaydı, şöyle derdi: ولا يعلم تأويله إلا الله والعلماء يقولون آمنا به  “Onun te’vilini sadece Allah bilir, âlimler ise ona iman ettik derler.” Fakat böyle demedi. Ancak şöyle dedi:  والراسخون في العلم  “İlimde ilerlemiş olanlar.” Böylece ilme ilave bir vasıf verdi, o da  الراسخون -kelimesidir. Bu vasıf sadece bilgiden söz edilirken verilmez. Burada الراسخون -kelimesinin ifade edilmesinde, bilgisizlikten değil, bilgiden söz edildiğinin kast edildiğine dair bir işaret vardır. Yani “Onu Allah bilir ve âlimlerden râsihûn/ilimde ilerlemiş olanlar bilir” demektir.

Allah’u Teâla’nın şu sözüne gelince:  طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ  “Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.”[3]  

Bu tabir, Araplarda bilinen bir husustur. Zira o çirkin buldukları, hoşlanmadıkları hususlar hakkında aralarında dolaşan bir darbı meseldir/özdeyiştir. Çünkü onlar, şeytanı çirkin olarak tasavvur ediyorlardı. Dolayısıyla bu ayetteki o tabir, Araplar nezdinde manası olan bir hususla hitap olur, mühmel değil. Buna binaen Allah’u Teâla bize mühmel ile hitap etmez.

Allah’u Teâla’nın sözünde, bir açıklama olmaksızın zahirden başkasını kast etmemesine gelince: Çünkü lafız, ancak bir manaya delâlet etmesi için konuldu. Bir kişi o lafzı telaffuz ettiğinde, sadece lafzın delâlet ettiği manayı kast eder. Lafzı telaffuz eden/konuşan kimse, lafzın delâlet ettiği manalardan başkasını kast ediyorsa, lafzın konulduğu manadan başkasını kast ettiğine delâlet eden bir karine koyar. Ya da böyle derken şöyle demeyi kast ettiğini açıklar. Fakat lafzın kendisi için konulduğu manadan başkasını kast ettiğine delâlet eden bir karine bulunmadığında ve bu sözle falanca manayı kast ettiğini açıklamadığında; o lafızdan ancak lügat ehlinin kendisi için koyduğu ya da o lafızda örfi veya Şer’î olarak kullandığı mana kast edilir. Bundan dolayı; zahirden başkasını kast ettiğine dair bir açıklama olmaksızın, “Allah’u Teâla şu sözünde zahirden başkasını kast etmiştir” denilmez. Çünkü lafızlardan delâlet ettiklerinden başkasını anlamak mümkün değildir. Dolayısıyla Kur'an’da lafızların delaletlerinden başkasının kast ettiği bir husus yoktur. Yani Kur'an’da Allah’u Teâla’nın kendisine zahir manasından başka manayı kast ettiği bir söz bulunmaksızın ya da açıklama olmaksızın lafızların delaletlerinden başkasının kast edildiği bir söz olmaz.

Ayrıca Allah’u Teâla’nın bir sözde açıklama yapmaksızın, zahirden başkasını kast ettiğini söylemek ve Allah’u Teâla’nın insanlara, lafızla kast edilenden başkasını ifade eden bir sözle hitap etmiş olduğunu söylemek, Allah insanlara mühmel ile hitap etmiştir demektir. Çünkü lafızların delaletine göre manası olmayan söz, mühmel sözdür. Zira hakkında bilgi verilmediğinden ve ona delâlet etmediğinden dolayı, o kast edilen manaya göre lafız mühmeldir. Allah’u Teâla’ya, bize mühmel ile hitap etmesi yakışır olmaz.

Böylelikle sabit oluyor ki; Kur'an’da açıklama olmaksızın Allah’u Teâla’nın, kendisinde zahirden başkasını kast ettiği bir söz yoktur. Buna binaen Kur'an’da, bâtın mana, zahir mana ayırımı yoktur. Bilakis Kur'an’da olanın hepsinde Allah sadece, lafızların lügat ehlinin kendisi için koyduğu ya da örfi veya Şer’î olarak kullandığı delaletini kast eder. Ortada bir karine veya açıklama olmadıkça bundan başkasını kesinlikle kast etmez.

 

Mantuk:
 

Hitabın hükme delâleti; lafızdan olursa mantuk delaletidir. Lafzın delâlet ettiği manadan olursa mefhum delaletidir. Mantuk, lafzın konuşma mahallinde kesin olarak delâlet ettiğidir. Yani lafızdan, bir vasıta ve ihtimal olmaksızın doğrudan anlaşılandır. Dolayısıyla iktiza/gereklilik delâleti devre dışı kalır. Çünkü iktiza delâleti, kesin olarak anlaşılmaz., bilakis ihtimal olarak anlaşılır. Lafızdan doğrudan anlaşılmaz, o sadece lafızdan anlaşılanın gerektirdiğidir.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünde olduğu gibi: لا صَلاةَ إِلا بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ “Kitabın fatihası ile olmadıkça namaz yoktur.”[4] 

Bu söz, bilfiil olmasına rağmen namazın varlığını nefyetmektedir/yok saymaktadır. Dolayısıyla kast olunan ya sıhatin nefyedilmesi olur ya da kemalin/tam olmanın nefyedilmesi olur. Zira hadisin namazın sıhatine veya tamamlanmamasına delâleti, mantuk delaletinden değildir. Çünkü bu delâlet doğrudan lafızdan anlaşılmaz, ancak onu lafızdan anlaşılan mana gerekli kılar.

Onun için; mantuk tarifinde, “konuşma mahallinde lafızdan anlaşılandır” denilmez ve bu ifade ile yetinilmez. Bilakis lafzın, kendisine kesin olarak delâlet ettiğine delâlet eden bir şey zikretmek kaçınılmazdır. Bu ise,  قطعا -kesinlikle, kelimesini ilave etmekle olur. Öyle ki iktiza delâleti devre dışı kalsın. Buna binaen mantuk; lafzın konuşma mahallinde kendisine kesin olarak delâlet ettiği husustur.

Allah’u Teâla’nın şu sözünden anlaşılan Ramazan orucunun farz oluşu gibi:  فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمْ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ   “İçinizden kim (Ramazan) ayına şahit olursa oruç tutsun.”[5]

Lafzın mantuku ile manaya delâlet etmesi, “lafzi delâlet” olarak isimlendirilendir. Zira lafzın kendisine mutabık olarak ya da tazammun/kapsayarak delâlet ettiği husus mantuktur, sözün akışından anlaşılan değil. Şöyle ki: Lafız, sadece delâlet eden olması bakımından üç kısma ayrılır: Mutabık/uyum, tazammun/kapsamak, iltizam/gerekliliktir. Lafzın, manasının tamamına delâlet etmesi “mutabıktır”. Bu, mantuktandır. Lafzın manasının cüzüne delâlet etmesi, tazammundur. Bu da mantuktandır.

Hitab, hükme, mantuku ile delâlet ettiğinde önce Şer’î hakikata hamledilir/yorumlanır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü gibi:  ليس من البر الصيام في السفر   “Yolculukta oruç tutmak birrden/zühtten değildir.”[6]   

Burada  الصيام -kelimesi, lügavi oruca değil, Şer’î oruca hamledilir. Çünkü Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, Şer’î olanları açıklamak için gönderilmiştir. Lafız, eğer Şer’î hakikat olmazsa ya da Şer’î hakikate hamledilmesi mümkün olmazsa Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in zamanında mevcut olan örfi hakikate hamledilir. Çünkü o, ilk akla gelendir. Ve Şeriat yeminlerde olduğu gibi hükümlerden birçoğunda örfe itibar etmektedir. Eğer lafzın Şer’î hakikate ve Rasul’ün zamanında mevcut olan örfi hakikate hamledilmesi mümkün olmazsa, lügavi hakikate hamledilir.

Şer’î nâsslar, teşri lafızlardır. İslâm Şeriatını beyan için gelmişlerdir. Dolayısıyla onların delaletinde asıl olan Şer’î manadır. Sonra örfi manadır, sonra lügavi manadır. Bu, lügatin dışında ikisinden birisinin öne geçmesi bakımından Şer’î ve örfinin kullanımı çoğaldığında olur. Üç hakikat imkânsız olursa, sözün ihmal edilmesinden korunmak için mecaza hamledilir.

 

Mefhum:
 

Mefhum; lafızdan konuşma/telaffuz mahalli dışında anlaşılan husustur. Yani mefhum, lafzın delâlet edilenin kendisine delâlet ettiği husustur. Yani lafzın manasının delâlet ettiği manadır.

Mantuk, lafzın delaletinden anlaşılandır. Mefhum ise, lafzın delâlet edileninden anlaşılandır.

Allah’u Teâla’nın şu sözü gibi: ولا تقل لهما أف     “O ikisine (anne ve babaya) öf, bile deme!”[7]

Bu ayetteki lafzın delâleti, “o ikisine homurdanma” demektir. Bu mantuktur. Fakat lafzın delâlet edileni/anlamı şudur: Homurdanmayı yasaklamaktan anlaşılan “onlara vurma!” demektir. Böylece Allah’u Teâla’nın; ولا تقل لهما أف “O ikisine (anne ve babaya) öf, bile deme!” Sözünden anlaşılan; “onlara vurma!”dır. Dolayısıyla Allah’ın bu sözünden anlaşılan, anne ve babaya vurmanın haram kılınması hükmüne, ayetin mefhumu delâlet etmiştir.

Hitapta, hükme mefhumla delâlet edilmiştir. Bu “manevi delâlet” ve “iltizami delâlet/gereklilik delâleti” olarak isimlendirilmiştir. Şöyle ki: Lafız, sadece delâlet eden olması bakımından şu üç kısma ayrılır: Mutabık, tazammun, iltizam.

Mutabık; lafzın manasının tamamına delaletidir. Tazammun; lafzın manasının cüzüne delaletidir. Bu ikisi, ihtimal olmaksızın kesin olarak lafızdan delalettir. Yani lafızdan doğrudan delalettir. Onun için bu ikisi mantuktandır.

İltizam delâleti ise; lafzın manasının gereğine delaletidir. Onun hakikati, mananın delâlet edilenidir, lafzın delâlet edileni değil. İltizam delaletine lafız; dolaylı bir şekilde yani lafzından değil de manaya delaletinden dolayı delâlet etmiştir. Yani mana lafızdan konuşma mahallinde anlaşılmaz. Yani lafzın manasından anlaşılır.

Buna binaen mefhum, iltizam delaletidir. Zira lafzın delaletleri, lafzın sadece delâlet eden olması bakımından bu üç delaletle sınırlıdırlar. Mutabık delâleti ve tazammun delâleti, ikisi mantuktan olduğuna göre geriye sadece bir delâlet kalıyor ki o da iltizam delaletidir ve mefhumdan olan odur. Dolayısıyla delaletlerden her delâlet, mantuktan olmadığında mefhumdandır. Böylece lafzın delâleti; mantuk ve mefhum ile sınırlı olmaktadır. Lafzın delâleti mantuktan olmadığında mefhumdandır, bundan başkası yoktur.

Buna binaen; iktiza delâleti, tenbih ve ima delâleti, işaret delâleti mefhumdan olurlar. Aynı şekilde mefhum’ul muvafaka, mefhum’ul muhalefe de mefhumlardandırlar.

Ancak iltizam delâleti mefhumdandır ve o “manevi delâlet” olarak isimlendirilmiştir. İltizam delaletine bakıldığında anlaşılır ki; gereklilik, telaffuz edenin doğru oluşunun zorunluluğundan dolayı veya telaffuz edilenin meydana geliş sıhhatinden dolayı, ya aklın gerektirdiği hususlardan olabilir ya da şeriatın gerektirdiği hususlardan olabilir ki bu, “iktiza delaletidir”. Gereklilik lafzın konuluşu ile kendisine delâlet eden olması bakımından değil de konuluşu bakımından lafzın delâlet edileninden dolayı olabilir ki bu, “tenbih ve ima delaletidir”. Gereklilik, sözün bir hükmü beyan veya bir hükme delâlet için ileri sürülmesinden dolayı olabilir. Bu gereklilik kast edilen olmaz. Bilakis kast edilen sadece hükümdür. Fakat kelam, ondan kast edilen olmasa da o manayı verir. Bu ise “işarettir”. Gereklilik, kelamın terkibi/oluşumu için cümlenin terkibinden elde edilmiş olabilir. Bu ise, mefhumdur. O olumluluk ve olumsuzlukta mantuka muvafık ise mefhum’ul muvafıkadır. Bu, hitabın anlamı olarak yani manası olarak isimlendirildiği gibi hitabın tenbihi olarak da isimlendirilir. Mantuka muhalif ise; o, “mefhum’ul muhalifedir”. Hitabın delili olarak isimlendirildiği gibi, hitabın lahni/tersi olarak da isimlendirilir.

 

İktiza Delaleti:
 

İktiza delâleti, kendisindeki gerekliliğin lafızların manalarından elde edilmiş olandır. Bu, onun delâlet edilen manaya mutabık olarak şart olması ile olur. Gerekliliği, akıl gerektiriyor olabilir, Şeriat gerektiriyor olabilir. Ya konuşanın doğru oluşunun zorunluluğundan dolayı ya da telaffuz edilenin meydana geliş sıhhatinden dolayı.

Buna örnek Allah’u Teâla’nın şu sözüdür:  قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنْ الْكُفَّارِ “Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın.”[8]  

Bu ayette geçen  قاتلوا –“Savaşın”, sözü; silah, mühimmat, askeri eğitim gibi savaş araçlarını elde etmeyi emretmeyi gerektirmektedir. Zira bu aklın gerektirdiği hususlardandır. Bu telaffuz edilen  قاتلوا -“Savaşın” emrinin yerine getirilişinin sıhhati için şarttır.

Başka bir örnek, bir başkasına şöyle demendir: “Köleni benden bin dirheme azad et.” Delâlet olunan “azad et”den gerekli olan mefhum, köleye satın alarak veya hibe yolu ile sahip olmaktır. Bu mefhum, o delâlet olunanın Şer’an gerçekleşmesinin kendisine bağlı olduğu hususlardandır. Zira Ademoğlu sahip olmadığını azad edemez. Yukarıdaki söz sanki şöyledir: “Bu köleyi benim için sat veya bağış et. Sonra da azad etmekte benim vekilim ol.” Zira bu, Şeriatın gerektirdiği husustandır. Bu, telaffuz edilen “azad et” sözünün meydana gelmesinin sıhhati için şarttır.

Başka bir örnek, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: رَفَعَ عَنْ أُمَّتِي الْخَطَأَ وَالنِّسْيَانَ وَمَا اسْتُكْرِهُوا عَلَيْهِ  “Ümmetimden hata, unutma ve üzerinde zorlandıkları hususlar (dan dolayı hesaba çekilme) kaldırıldı.”[9]   

Yani hatanın, unutmanın, hakkında zorlandıkları hususun hükmü kaldırıldı, demektir. Zira bu şeylerin gerçekleşmeleri kesin olduğundan dolayı, onların kendilerinden kaldırılması doğrulanmaz Bu konuşanın doğru oluşunun zorunluluğundan dolayı Şeriatın gerektirdiklerindendir.

Başka bir örnek, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: لا صِيَامَ لِمَنْ لَمْ يَفْرِضْهُ مِنَ اللَّيْلِ “Geceden oruca niyetlenmeyenin orucu yoktur.”[10]

لا صَلاةَ إِلا بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ “Kitabın fatihası ile olmadıkça namaz yoktur.”[11] 

Orucun, amelin, namazın gerçekleşmesine rağmen kaldırılması imkânsızdır. Dolayısıyla nefy edilenin, nefyi mümkün olan hüküm olması kaçınılmazdır. Oruç hadisinde sıhatin nefyedilmesi, niyet hadisinde faydanın/sevabın, avantajın nefyedilmesi, namaz hadisinde sıhat veya kemalin nefyedilmesinde olduğu gibi.

Başka bir örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah kâfirler için mü’minler üzerinde asla bir yol kılmaz.”[12]

Kâfirler için mü’minler üzerinde yolun var olması gerçekleşmiştir. Bu, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem zamanında Mekke’de olmuştur. Zira orada Müslümanlar, kâfirlerin yönetimi altındaydılar. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem zamanından sonra da olmuştur. Zira Endülüs’te kâfirlerin yönetimi altında Müslümanlar var idi. Bu durum günümüzde de mevcuttur. Böylece kâfirler için mü’minler üzerinde bir yolun olmasının, te’yid/kesinlik ifade eden  لن –Len, lafzı ile nefyedilmesi, meydana gelişinin gerçekleşmesinden dolayı imkânsızdır. Dolayısıyla nefyi mümkün olan bir hüküm için nefy olmalıdır. O da, “cevaz” hükmünün nefyedilmesidir. Yani kâfirler için mü’minlerin üzerinde yol olmasının haram kılınmasıdır. Bu, haberin doğru oluşunun zaruriyetinden dolayı Şeriatın gerekli kıldığı husustandır.

 

Tenbih ve İma Delaleti:
 

Tenbih ve ima delâleti ancak, illetle ilgili duruma delâlet eden hususlarda meydana gelir. Bu delâlet; lafzın konuluşu ile illetlendirmeye delâlet eden olması değil de, konuluş bakımından lafzın delâlet edileninden illetlendirmenin gerekli olmasıdır. Yani lafız, konuluşu ile illetlendirmeye delâlet etmez. Zira delâlet etseydi, tenbih ve ima delaletinden olmazdı. Bilakis konuluş bakımından lafzın delâlet edileninden, lügatin konuluşuna göre, lafzın delâlet ettiği mana dışında başka bir mana gerekli olmaktadır. Böylece dilin konuluşuna göre, lafzın delâlet edileni için gerekli başka manaya delâlet, “tenbih ve ima delâleti” olmaktadır.

Buna örnek Allah’u Teâla’nın şu sözüdür:  وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا “Hırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.”[13]

Allah’u Teâla’nın bu sözü hırsızlığın, “el kesme” sebebi olduğuna delâlet etmektedir. Bu delâlet, lafzın konuluşu bakımından  ف –’nın manasından dolayı gereklidir. Zira hükmün ف –, ile neticesi olduğu husus, hüküm için sebep olur. Çünkü ف –Fâ, lügatte, takip etmek hususunda bir emaredir. Bundan sebeple ilgili durum gerekli olur. Çünkü kendisi üzerine arkadan gelen hüküm sabit olmadıkça vasfın sebep olmasının bir manası yoktur. Dolayısıyla ف –’nın kendisi için konulduğu manadan başka bir manaya gerekli olur ki o da;  ف –’dan önceki mananın sonraki mana için sebep olmasıdır. Bu gereklilik lügatin konuluşuna göredir, akla ve Şeriata göre değil.

Buna bir örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem  ’in şu sözüdür: لا يَقْضِي الْقَاضِي وَهُوَ غَضْبَانُ    “Kadı gadaplı iken hüküm vermez.”[14]    

Bu söz, gadabın/kızgınlığın hükümle beraber zikredilmiş “uygun bir vasıf” oluşundan dolayı yargılamaktan nehy etmenin illeti olduğuna delâlet etmektedir. Zira o, onun “uygun vasıf” olmasından –ki o lügatte kendisi için konulan husustur- hükümle birlikte zikredildiğinde “illet” olması gerekir. Bu gereklilik de lügatin konuluşuna göredir. Zira câmid olup vasıf olmasaydı veya “uygun vasıf” olmasaydı lügatin konuluşuna göre hükümle birlikte olduğunda “illet” olması gerekmezdi. O halde onu lügatin konuluşuna göre gerekli kılar. Ki o mana, hükümle birlikte olduğunda illet olmasıdır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözleri gibi: الْقَاتِلُ لا يَرِثُ   “Katil varis olamaz.”[15]    لا يَرِثُ الْكَافِرُ    “Kâfir, varis olmaz.”[16]

Bu hükümle birleştirilmiş uygun bir vasıftır. Dolayısıyla onun illet olduğuna delâlet eder. Zira onun “uygun bir vasıf” olması, hükümle birleştirildiğinde illet olmasını gerekli kılar. Bu gereklilik lügatin konuluşuna göredir.


[1] Ali İmran: 7

[2] Enbiya: 72

[3] Saffât: 65

[4] Dâremi, K. Salât

[5] Bakara: 185

[6] Ahmed b.Hanbel

[7] İsra: 23

[8] Tevbe: 123

[9] İbni Mace, K. Talâk, 2035

[10] İbni Mace, K. Sıyâm, 1690

[11] Dâremi, K. Salât

[12] Nisa: 141

[13] Maide: 38

[14] Tirmizi, K. Ahkâm

[15] Tirmizi, K. Ferâid, 2035

[16] Ahmed b. Hanbel, Müs. Ensâr, 20757