MANTUK VE MEFHUM


Şart Mefhumu

Şart mefhumu, hükmün bir şeye lügavi şartlardan  إن –kelimesi veya başkası ile bağımlı kılınmasıdır. Zira bu, şartın gerçekleşmesi halinde hükmün yok sayılmasına delâlet eder.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in Süleyman b. Büreyde’nin babasından rivayet ettiği şu hadisteki sözü gibi: ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى التَّحَوُّلِ مِنْ دَارِهِمْ إِلَى دَارِ الْمُهَاجِرِينَ وَأَخْبِرْهُمْ أَنَّهُمْ إِنْ فَعَلُوا ذَلِكَ فَلَهُمْ مَا لِلْمُهَاجِرِينَ وَعَلَيْهِمْ مَا عَلَى الْمُهَاجِرِينَ  “Sonra da onları ülkelerinden muhacirlerin ülkesine göç etmelerine davet et. Eğer onu yaparlarsa, muhacirlere ait hak ve sorumlulukların onlara da olacağını onlara bildir.”[1] Bu söz, eğer onlar göç etmezlerse mücahitlere ait hak ve sorumlulukların onlara olmayacağına delâlet etmektedir. Zira hüküm şarta bağımlı kılınmıştır.

Başka bir örnek; Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibidir: وَإِنْ كُنَّ أُولاتِ حَمْلٍ فَأَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتَّى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ   “Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin.”[2]

Bu söz, hamilelik olmadığında nafaka vermenin vacib olmadığına delâlet etmektedir. Zira hüküm şarta bağlı kılınmıştır.

Bağlı kılınmış hükümde mefhumu muhalefetin kendisi ile amel edilen olduğuna dair delil şu iki husustur:

1-Şart koşulanın sabit oluşunun şartın sabit oluşu halinde olduğunda ihtilaf yoktur.  إن –lafzının buna yani sabit oluşa delâlet ettiği hususunda da ihtilaf yoktur. Şartın olmadığında, şart koşulanın olmadığı hususunda da ihtilaf yoktur. Bu tek başına şart mefhumu ile amel etmeye delâlet hususunda yeterlidir. Zira şart koşulanın sabit oluşu, şartın sabit olması ile birlikte olmayı gerektirmektedir.  إن –lafzının buna delâleti, hükmün şartın varlığına bağlı olduğuna delâlet etmesi hususunda yeterlidir. Çünkü onun manası şudur: Şart sabit olmadığında, şart koşulan sabit olmaz. O halde buna bir de şart koşulanın olmamasının, şart olmaması ile birlikte olduğu halde ilave edilince nasıl olur?! Zira o, bu manayı açıkça desteklemektedir.

إن –Lafzının yokluğa delâlet etmesine gelince; onun buna delâlet ettiği doğrudur. Buna delil; nahiv/gramer âlimleri, إن –lafzının delaletinin şart için olduğunu belirlemiş olmalarıdır. Şart nefyedildiğinde şart koşulanın da yok sayılması gerekmektedir.

“ إن –Lafzını “şart harfi” olarak isimlendirmek ancak gramercilerin  الرفع – النصب  daki ıstılahları gibi bir ıstılahtır. Bu ise lügat bakımından delâlet edilen değildir.” Böyle denilmez. Çünkü  الرفع – النصب  lafızları, gramercilere ait iki ıstılahtır. Bu iki ıstılaha  الرفع – النصب  kelimelerini lügat manaları dışında bir mana için naklettiler. Dolayısıyla onlar ıstılahtırlar. Bu, إن –lafzının “şart harfi” olarak isimlendirilmesinden farklıdır. Zira burada kelimeyi, lügavi manasından başkasına nakletmek olmamıştır. Sadece kelimeyi Arapların kendisi için kullandıkları bir hususla isimlendirilme vardır. Zira bu, Arapların o kelimeyi kullandıkları hususta bir kullanımdır, nakledilen değildir. Biz o kelimenin şart için kullanılmasından şimdi onun aynı şekilde dilde olduğu sonucunu çıkartıyoruz. Zira öyle olmasaydı delâlet edileninden nakledilmiş olurdu. Asıl olan ise naklin olmamasıdır.

Buna binaen şart koşulanın, şartın sabit olması durumunda sabit olmaması ve  إن –lafzının buna delâleti, şartın olmaması durumunda şart koşulanın olması ve buna  إن –lafzının delâleti, şart mefhumunun kendisi ile amel edilen olduğunu tespit etmektedir. Sabit oluşta şart olduğunda olmamak/yok oluş, kendisi ile amel edilen olur. Yok oluşta şart olduğunda sabit olmuş kendisi ile amel edilen olur. Böylece kendisi ile bağımlı hükümde mefhumu muhalefet kendisi ile amel edilen olmaktadır. Zira  إن –lafzının başına geldiği husus hükümde şarttır. Şart olduğunda onun yokluğu şartın yokluğunu, aynı şekilde onun varlığı şartın varlığını gerekli kılar.

2- Sahabeler,  إن –lafzının; başına geldiği hususun hükümde şart olduğunu, şart olduğunda ise onun yokluğundan şart koşulanın yokluğunun gerekliliğini anlamışlardı.

Buna örnek, rivayet edilen şu husustur: Ya’lâ b. Ümeyye, Ömer’e şöyle dedi: “Allah’u Teâla şöyle demiştir:   وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَقْصُرُوا مِنْ الصَّلاةِ إِنْ خِفْتُمْ أَنْ يَفْتِنَكُمْ الَّذِينَ كَفَرُوا  “Yeryüzünde sefere çıktığınızda, kâfirlerin size kötülük etmelerinden korkarsanız/endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur.”[3]  Biz de güvende olduğumuz halde, bize ne oluyor ki namazı kısıtlıyoruz?!”

Ya’lâ b. Ümeyye, Ömer’e bu soruyu şunu ileri sürerek yöneltti: Namazı kısıtlamanın korku haliyle tahsis edildiğini, korku halinin olmadığında kısaltmanın da olmadığını anlıyordu. Ömer, onun bu anlayışına itiraz etmedi, hatta şöyle diyerek onu tasdik etti: “Senin garip bulduğun şeyi ben de garip buldum ve Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e onun hakkında sordum. O da dedi ki:   صَدَقَةٌ تَصَدَّقَ اللَّهُ بِهَا عَلَيْكُمْ فَاقْبَلُوا صَدَقَتَهُ  “O, Allah’ın size verdiği bir sadakadır, o sadakayı kabul edin.”[4]”

Ya’lâ b. Ümeyye ve Ömer, Araplardan fasih Arapçayı kullananlarındandır. İkisi de öyle anlamışlar. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de onların anlayışlarını tasdik etmiştir. Bu olmayış/yok oluş durumunda yok oluş olduğuna dair açık bir delildir.

Bir başka örnek de, zekâtın farz oluşu için bir yılın geçmesinin şart olmasından sahabelerin anladıkları husustur. Onlar, bir yılın geçmediğinde zekâtın vacib oluşunun yok sayılmasına hükmetmişlerdir. Bu, şartın gerektirdiği olmasaydı, öyle olmazdı.

Bundan anlaşılıyor ki, şart mefhumu, kendisi ile amel edilendir.

 

Gaye Mefhumu:
 

Gaye mefhumu, hükmün bir gayeye bağlanmasıdır. Hüküm bir gaye ile sınırlandırıldığında, bu o gayeden sonraki hususlarda hükmün nefyedilmesine delâlet eder.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ   “Sonra akşama kadar orucu tamamlayın.”[5]

Böylece orucu bir gaye ile –ki o akşamdır- sınırladı. Bu ise, akşam vaktinin girmesinden sonra orucun olmadığına delâlet eder.

Gaye mefhumunun kendisi ile amel edilen olduğuna dair delil;  حتى  ve  إلى  harfleri ile gayelendirilmiş olarak geçen, gayeden önce olduğunda sabit, gayeden sonra olduğunda nefyedilen hükümlerin olmasıdır. Zira Allah’u Teâla’nın şu;   ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ    “Sonra akşama kadar orucu tamamlayın.”[6] Sözünün manası, akşam vaktinin girmesinden sonra orucun olmamasıdır.

Bunun delili Rasul’ün şu sözüdür:   مَا عَجَّلُوا الْفِطْرَ لا يزال الناس بخير   “İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece hayır üzere devam ederler.”[7]

Bir de Rasul’ün oruçta iftar etmeksizin ard arda oruç tutmaktan nefyetmesidir.

Allah’u Teala’nın şu; فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ  “Yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, ... yıkayın.”[8]   sözünün manası; dirseklerin sonrasının yıkanması vacib değildir demektir.

 Allah’u Teâla’nın şu;    وَلا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّى يَطْهُرْنَ    “Temizleninceye kadar kadınlara yaklaşmayın.”[9] Sözünün manası, temizlendikten sonra onlara yaklaşmanın mubah olduğudur.

Allah’u Teâla’nın şu;    فَإِنْ طَلَّقَهَا فَلا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتَّى تَنكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُ     “Eğer erkek, kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz.”[10] sözünün manası; kadın başkası ile evlendikten sonra, ona helâl olur, demektir.

Allah’u Teâla’nın şu;  حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ  “Ta ki onlar cizye verinceye kadar.”[11] Sözünün manası, onlar cizye verdiklerinde onlarla savaşmak caiz olmaz, demektir.

İşte böyle  حتى  ve  إلى  harfleri ile gayelendirilmiş olarak geçen nâssların hepsinde hüküm gayeden sonraki, öncekine muhalif olarak gelmiştir. Bu, gayeye muhalif mefhum ile amel edildiğine delâlet etmektedir. Bunu hükmün gaye ile sınırlandırılması desteklemektedir. Onun mefhumu muhalefeti olmasaydı, hükmün gaye ile sınırlandırılması hüküm için gayeden sonrası hakkında nefyedici olmazdı ve o gayenin zikredilmesinin bir faydası olmazdı. Bu ise, hem vakıaya hem de Kur'an’ın üzerinde bulunduğu hususa ters düşer. Zira vakıada hükmün nefyedilmesi ise, gaye nedeni ile mefhumu muhalefetten çıkartılmıştır. Kur'an’ın üzerinde bulunduğu husus ise şudur: Kur'an’da zikredilen her kelime veya harf ancak bir faydasından dolayı zikredilmiştir. Kesinlikle Kur’an’da fazla olan bir şey yoktur. Mefhumu muhalefet ile amel etmemek ise, gayenin zikredilmesini abes, faydasız kılar. Bu ise, caiz olmaz. Onun için gaye mefhumu, kendisi ile amel edilendir.

 

Adet Mefhumu:
 

Adet mefhumu. Hükmün bir adede bağlı kılınmasıdır. Zira hükmün belirli bir sayıyla sınırlandırılması, o sayının dışında kalanların hükme muhalif olduğuna delâlet eder.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ      “Zina eden kadın ve erkeğe her birisine yüz sopa vurun.”[12]    

Burada sopa belirli bir sayı ile sınırlandırılmıştır –ki o sayı 100’dür-. Bu yüz sopadan fazlasının haram kılındığına delâlet eder.

Hükmün bir sayı ile birlikte olduğunda mefhumu muhalefete de delâlet ettiğine dair delil, Katâ’den rivayet edilen şu husustur: “Dedi ki; Allah’u Teâla’nın şu;     اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ “Onlar için ister af dile, ister dileme, onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek.”[13] Sözü indirildiğinde Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: قد خيرني ربي فوالله لأزيد عَلَى السَّبْعِينَ “Rabbim beni serbest bıraktı. (Allah’a yemin olsun ki) ben yetmişten fazlasını yapacağım.”[14]

Böylece yetmişten fazlası olanı onun muhalifi yaptı. Bu da adetten dolayı mefhumu muhalefetin kendisi ile amel olunan olduğuna dair bir delildir.

Ayrıca içerisinde adedin zikredildiği nâsslardaki adede muhalif olanın hükmü, adedin hükmünden başkadır.

Buna örnek Allah’u Teâla’nın şu sözleridir: فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ   “Onların her birine de yüz sopa vurun.”[15] فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً       “Onlara seksen sopa vurun.”[16]

Böylece zina edene yüzden aşağı sopa vurmak da caiz olmaz. Zina iftiracısına seksenden aşağı sopa vurmak da, fazla vurmak da caiz olmaz.

Bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:  إِذَا بَلَغَ الْمَاءُ قُلَّتَيْنِ لم يحمل الخبث     “Su iki kulleye ulaştığında habis sayılmaz.”[17] Bunun mefhumu, iki kulleye ulaşmadığında habis sayılır.

Bütün nâsslar işte böyledir. Ancak şu bilinmelidir ki; burada adet hakkında mefhumu muhalefetle sadece bir tek halde amel edilir. O hal ise; hükmün belirli bir adet ile sınırlandırıldığı haldir. Zira bu, o hükmün adette sabit olduğuna, onun dışındakinde nefyedildiğine delâlet eder. Ya da kelamın siyakından/akışından o adede o hükmün nefyettiğine, onun dışındaki hususlarda ise sabit olduğuna delâlet eder. Bu hitabın manasındaki hal gibidir. Yani kelamın siyakından hükmün kendisi ile kayıtlı kılındığı belirli bir adet ile kayıtlı olduğunun bilindiği haldir. Yani iltizam delaletinin illetle ilgili hususun uygun düştüğü haldir. Zira o mana, kelam işitildiğinde zihin kendisine yönelir, yani o zihni gerekliliktendir. Öyle olmasaydı, yani zihni gereklilikten olmasaydı, itibar edilmezdi. Çünkü adet mefhumu iltizam delaletindendir, gereklilikte muteber olan ise zihni gerekliliktir.

Dolayısıyla belirli bir adet ile kayıtlı kılınmış her hükmün, o sayıda o hükmün sübutuna ve onun dışındakilerde nefyine delâleti ya da o sayıda o hükmün nefyine ve onun dışındakilerde sübutuna delâleti, lafız işitildiğinde zihnin kendisine yönelmesinden dolayı kelamın siyakından alınmıştır. Bu halde adet mefhumu, kendisi ile amel edilendir.

Buna örnek, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünde olduğu gibidir: إِذَا كنتم  ثَلاثَثة فِي سَفَرٍ فَأَمِّرُوا عليكم أَحَدَكمْ  “Üç kişi yolculuğa çıktığında, birisini emir yapsınlar.”[18]

Buradaki emir tayin etme hükmü, bir adet ile sınırlandırılmıştır ki o da “birdir.” Kelamın siyakı, kast edilenin iki kişinin değil de bir kişinin emir tayin edilmesi olduğuna delâlet etmektedir. Bunun mefhumu ise birden fazla kişinin emirliğinin caiz olmadığıdır. Zira kelamın siyakı, hükmün bu sayı ile sınırlandırıldığına delâlet etmiştir. Böylece mefhumu muhalefe, kendisi ile amel edilen olur. Onun için Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, mü’minlerin emirliği yani Hilâfet konusunda şöyle dedi:   إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الإخَرَ مِنْهُمَا    “İki halifeye biat edildiğinde onlardan sonra geleni öldürün.”[19]

Kelamın siyakı, ona delâlet etmediğinde ise, bir kimsenin kendisine borcu olan kimseye şöyle demesi gibi: “Bana borcun olan iki kuruşu ver.” Böyle olduğunda o sözün mefhumu muhalefeti olmaz. Zira “iki kuruş”, hükmü sayı ile sınırlandırır bir şekilde geçmedi, sadece sayı mutlak bir şekilde söylendi. Ondaki borç yüzlerce dinar olabilir. Bu demektir ki, sayıda mefhumu muhalefet sadece şu iki şart tamamlandığında kendisi ile amel edilen olur:

-Birincisi; hükmün adet ile sınırlandırılması,

-İkincisi; kelamın siyakının o sayıdan başkasında o hükmün nefyine delâlet etmesi.

 

Mefhumu Muhalefetten Kendisi İle Amel Edilmeyen Hususlar:
 

Sıfat, şart, gaye, adet; bu dört sınıf kendilerinde mefhumu muhalefetle amel edilenlerdir. Bunların dışında kalanlarda mefhumu muhalefetle amel edilmez.

Dolayısıyla isim mefhumu ile kesinlikle amel edilmez. İster “Zeyd ayaktadır” gibi özel isim olsun, ister ise “koyunda zekât vardır” gibi cins isim olsun fark etmez. Zira bu, isme bağlı hükmün bu ismin delâlet edileninden başkasından nefyedilmesine delâlet etmez. Buna örnek “Zeyd ayaktadır” sözü, ayakta olmayı Zeyd’den başkasından nefyetmeye delâlet etmez. Mesela; “koyunlarda zekât vardır” sözü, koyun dışındakilerden zekâtın nefyedilmesine delâlet etmez. Böylece hükmü isme ve aynı manada olan lakaba, künyeye bağlı kılınması onlardan başkasından hükmün nefyedilmesine delâlet etmez.

Altı şeyden her bir sınıfta faizin haram kılınmasının nâssla belirlenmiş olmasının, bu sınıfın dışında kalanda faizin mubahlığına delâlet etmemesi gibi.

Bir başka örnek de; on şeyden her bir sınıfta zekâtın vacib oluşunun belirlenmesinin, bu sınıftan başkasında zekâtın vacib olmadığına delâlet etmemesidir.

Şu örnekte olduğu gibi; “Zeyd ayaktadır” ya da “Zeyd ayağa kalktı” sözü ayakta durmanın Zeyd’den hâsıl olmuş olduğuna delâlet etmektedir, başkasından hâsıl olmadığına delâlet etmemektedir. Bu örnekte hüküm isme bağlı kılınmıştır. Dolayısıyla isim mefhumu ile kesinlikle amel edilmez.

*Aynı şekilde anlaşılmayan vasıf mefhumu ile de amel edilmez. Ömer b. Hattab’ın şu sözünde olduğu gibi:   “Araziyi taşla çeviren için üç yıldan fazla hak yoktur.”[20]  Bu söz, kendisine ikta yoluyla arazi verilen kimse gibi, ölü araziyi taşla çevirerek sahiplenen kimseden başkası için araziyi üç yıldan fazla atıl bırakma hakkı olduğuna delâlet etmez.

Buna bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:  للسائل حق وإن جاء على فرس   “Bir atın üzerinde gelse de, dilencinin hakkı vardır.”[21]   

Bu söz, dilenci olmayanın zekâtta hakkı olmadığına delâlet etmez. Bilakis dilenciye de, dilenci olmayana da zekât verilir. Zira anlaşılmayan yani uygun olmayan vasfa ait mefhumu muhalefet ile amel edilmez ve ona delil olarak itibar edilmez. Çünkü lafzı, işitildiğinde zihin ona yönelmiyor ve illet ile ilgili durum ifade etmiyor.

*Aynı şekilde  إنما “ancak, sadece” lafzının mefhumu ile de amel edilmez.

Şu hadisde olduğu gibi: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ancak her taksim edilmeyende Şufa hakkı  kıldı.”[22] إنما الأعمال بالنيات “Ameller ancak niyetlere göredir.”[23]   إنما الولاء لمن أعتق   “Velayet hakkı ancak (köleyi) serbest bırakana aittir.”[24] إنما الربا في النسيئة    “Riba ancak nesiededir.”[25]

Bu sözler, sınırlandırmaya delâlet etmezler. Bu sözlerin mefhumu muhalefeti ile amel edilmez. Zira  إنما –lafzı lügatte, lügat ehli nezdinde kesin olarak hasra/sınırlandırmaya delâlet etmez ki, mefhumu muhalefet ile amel edilsin.  إنما –lafzı bazen, kendisi ile sınırlama kast edilerek geçer, bazen de kendisinde sınırlama olmaksızın geçer. Nitekim şu ayet  ve hadislerde olduğu gibi:

Allah’u Teâla şöyle dedi:  إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ      “Ben ancak sizin gibi bir beşerim.”[26] إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ      “Sadakalar ... ancak yoksullara ... aittir.”[27]

Bu iki ayette  إنما –lafzı ile kast edilen hasr/sınırlama değildir.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu; إنما الربا في النسيئة    “Riba ancak nesiededir.”[28]  Sözünde de hasr kast edilmemiştir. Zira sahabelerin faizin haram kılınışının fazlalık üzerine olduğuna dair icmâsın oluşmasından dolayı, faiz nesiede hasredilmemiştir. Çünkü fazlalığın haramlığı hususunda sahabelerden İbn Abbas’tan başka muhalif olan olmamıştır. Sonra İbn Abbas da muhalif görüşten vazgeçmiştir.

Aynı şekilde;   “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ancak her taksim edilmeyende Şufa hakkı kıldı.”[29] 

Bu hadisle de hasretmek kast edilmemiştir. Zira şufa hakkı, ortakla sınırlandırılmamıştır, bilakis komşu için de sabittir.

Çünkü Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle demiştir: جَارُ الدَّارِ أَحَقُّ بِالدَّارِ مِنْ غَيْرِهِ “Evin komşusu, o evde başkasından daha çok hak sahibidir.”[30] الْجَارُ أَحَقُّ بِسَقَبِهِ مَا كَانَ “Komşusu ne olursa olsun, sulamada en hak sahibidir.”[31]  إذا كان طريقهما واحدا الْجَارُ أَحَقُّ بِشُفْعَةِ جَارِهِ يَنْتَظِرُ بِهَا وَإِنْ كَانَ غَائِبًا     “Komşusunun şufa hakkını bekleyen komşu, orada mevcut olmasa da şufa hakkına en hak sahibidir. Zira ikisinin yolu birdir.”[32]

إنما –lafzı hasretmeye kesin olarak delâlet etmediği sürece, bilakis bazen hasr için olabildiği gibi bazen de başkası için olabileceğinden dolayı ondaki mefhumu muhalefet ile amel edilmez.

Aynı şekilde telaffuz mahallinde, en çoğunluk ve en genellik çıkış yerinden çıkması nedeniyle zikredilenle sınırlandırılmış her hitabın mefhumu olmaz.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَرَبَائِبُكُمْ اللَّاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمْ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ  “Kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız...”[33] وَإِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُوا حَكَمًا مِنْ أَهْلِهِ وَحَكَمًا مِنْ أَهْلِهَا “Eğer karı-kocanın aralarında açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin.”[34]

Ve Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözleri:   أَيُّمَا امْرَأَةٍ نَكَحَتْ بِغَيْرِ إِذْنِ وَلِيِّهَا فَنِكَاحُهَا بَاطِلٌ “Bir kadın, velisinin izni olmadan kendisini nikâhlarsa, onun nikâhı batıldır.”[35]  ذَهَبَ أَحَدُكُمْ لِحَاجَتِهِ فَلْيَسْتَطِبْ بِثَلَاثَةِ أَحْجَارٍ فَإِنَّهَا تُجْزِئُهُ   “Sizden birisi ihtiyaç gidermeye gittiğinde  üç taşla temizlensin. Bunlar ona yeterlidir.”[36]

Bütün bu şekillerde telaffuzun zikredilmesi ile tahsisi sadece çoğunluk olduğu içindir. Zira genellikle; üvey kız ancak evde olur, bağın kesilmesi ancak ayrılık ile beraber olur, kadın velisi evlenmesini kabul etmediği haldeyken ve velisinin kendisine izni olmadan kendisini evlendirmez. İstinca/temizlenmek sadece taşla olur. Bunun için bütün bu örneklerde ve benzerlerinde hitap için mefhum olmaz.

Aynı şekilde Kitap ve Sünnetten bir nâss ihmal edilerek geldiğinde mefhumu muhalefet ile amel edilmez. Zira o zaman nâssın hilafıyla gelen de ihmal edilir.

Allah’u Teâla’nın şu sözlerinde olduğu gibi: لا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً      “Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin.”[37] وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا “Namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhuşa zorlamayın.”[38]

Burada geçen ayetin mefhumu delil gösterilerek faiz kat kat olmadığında helaldir denilmez. Çünkü bu mefhumu ihmal eden başka bir nâss gelmiştir.

O nâss da Allah’u Teâla’nın şu sözüdür:  وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ    “Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir.”[39]   

Buna göre faizin hepsi haramdır.   اضعاف مضعافة   “kat kat” sözünün mefhumu ile amel edilmez.

Aynı şekilde yukarıda geçen ayetin mefhumu delil gösterilerek, cariyeler namuslu olmak istemezlerse, fuhuşa zorlanırlar denilmez. Zira bu mefhumu geçersiz kılan başka bir nâss gelmiştir.

O nâss da Allah’u Teâla’nın şu sözüdür:  

وَلا تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً “Zinaya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır.”[40]  

Dolayısıyla o cariyeleri fuhuşa zorlamak –ister namuslu kalmak isteyenler ister istemeyenler- haramdır.

Böylece mefhumu muhalefet, başkasında değil şu dört sınıfta sınırlandırılmıştır: Sıfat mefhumu, şart mefhumu, gaye mefhumu, adet mefhumu. Bunların dışında kalanlara ait bir mefhum yoktur, onlarda mefhumu muhalefet ile kesinlikle amel edilmez.


[1] Müslim, K. Cihâd, 3261

[2] Talak: 6

[3] Nisa: 101

[4] Mülim, Tirmizi; K. Tefsîri’l Kur’an, 2960

[5] Bakara: 187

[6] Bakara: 187

[7] Buhari, K. Savm, 1821

[8] Maıde: 5

[9] Bakara: 222

[10] Bakara: 230

[11] Tevbe: 29

[12] Nur: 2

[13] Tevbe: 80

[14] Taberânî, Tirmizi, K. Tefsîri’l Kur’an, 3022

[15] Nur: 2

[16] Nur: 4

[17] Dârektunî, İbni Mace

[18] Bezzâr tahriç etti

[19] Müslim, K. İmârat, 3444

[20] Ebu Yusuf, El-Harâç’ta rivayet etti

[21] Ahmed b.Hanbel,  tahriç etti

[22] Buhari tahriç etti

[23] Buhari, Müslim

[24] Müslim

[25] Müslim

[26] Kehf: 110

[27] Tevbe: 60

[28] Müslim

[29] Buhari tahriç etti

[30] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyîn, 18640

[31] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyîn, 18643

[32]  Ahmed b. Hanbel

[33] Nisa: 23

[34] Nisa: 35

[35] Tirmizi

[36] Ahmed b.Hanbel

[37] Ali İmran: 130

[38] Nur: 33

[39] Bakara: 279

[40] İsra: 32