2- UMUM – HUSUS/ GENEL OLUŞ – ÖZEL OLUŞ


Umum/genel lafız; iki ve daha fazla manaya delâlet eden lafızdır. Has/özel lafız ise; iki açıdan isimlendirilir: Birincisi; delâlet edilenine birden çok mananın iştirakinin doğru olmadığı tek lafızdır. Zeyd, Amr v.b. özel isimler gibi. İkincisi; kendisinden daha genel olana nisbetle özel olan husus. Bu, delâlet edileni hakkında ve delâlet edileninden başkası hakkında bir yönden başka bir lafzın söylendiği lafızdır, “insan” lafzı gibi. Zira o hastır/özeldir. Delâlet edileni ve delâlet edileninden başkası hakkında bir yönden “hayvan” lafzının söylenmesidir. “At”, “hayvan” lafızları gibi.

Genel lafız; iki kısma ayrılır: 1- Kendisinden daha genel olmayan genel lafız. “Mezkur/zikredilen” lafzı gibi. Zira bu lafız, mevcudu, mevcud olmayanı, bilineni, bilinmeyeni içine alır. 2- Nispeten genel lafız. “Hayvan” lafzı gibi. Zira o, kapsamı içinde olan “insan” ve “at” lafzına göre genel lafızdır.

Has lafız da iki kısma ayrılır: 1- Kendisinden daha özel olmayan özel lafız. Özel isimler gibi. 2- Kendisi üzerinde olana nisbetle özel lafız. “cevher”, “cisim” lafzı gibi.

 

Umum Oluş:
 

Umum/Genellilik, kendisine düşen hususların hepsine bir tek lafızla dâhil olan lafızdır. “Kavim”, “adamlar” lafzı gibi.

Lügatte genelliğe delâlet eden özel bir sîga vardır. Zira lügat ehlinin genellik için koymuş olduğu lafızlar vardır. Dolayısıyla onlarla, kendileriyle kast olunanın genellik olduğuna dair delil getirmek doğru olur. Zira onların delâlet ettiği husus “genel” olur.

- Bu lafızlardan birisi,  أي “herhangi” lafzıdır. Fertler ve çoğul olarak akleden ve akletmeyen herkes hakkında, karşılık vermek ve soru sormak şeklinde genel bir lafızdır.

- Onlardan bir başka örnek de; bilinen olmadığında belirlilik takısı olan çoğul isimlerdir. İster kurallı çoğul, ister ise kırık çoğul olsun fark etmez.  المسلمون “Müslümanlar”, الرجال “adamlar”, مسلمون “bir takım Müslümanlar”,   رجال  “bir takım adamlar” ; onları te’kid edici isimler كل “her”, جميع “bütün” gibi.

- Onlardan bir başka örnek de; meşhur olmayanların başına ال –“harfi tarif” takısı gelmiş cins isimler, الرجل “adam”,  الدرهم “dirhem” gibi.

- Onlardan bir örnek de; olumsuz belirsiz isimdir. Şu sözler gibi:  لا رجل في الدار   “Evde adam yok”,  وما في الدار من رجل   “Evde adam yok” gibi.

- Onlardan bir örnek de; izafet terkibidir. Allah’u Teala’nın şu sözü gibi;  يُوصِيكُمْ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ  “Allah size evlatlarınız hakkında....tavsiye eder.”[1]       Ve   ضربت عبدي و عبادي “Köleme ve kölelerime vurdum”,    اتقت دراهمي   “Dirhemlerimi harcadım” sözleri gibi.

- Onlardan bir örnek de; من “kim, her kim” lafzıdır. Soru ve karşılığında başkası olmaksızın akleden kimseler hakkında kullanılır. Şöyle demen gibi: من عندك ؟  “Yanındaki kim?”   من جاء أكرمه “Kim gelirse, ona ikram et.”

- Onlardan bir örnek de;  ما “ne, her ne” lafzıdır. Soru ve karşılıkta kullanılır. Bir cins ile tahsis edilmeksizin mutlak olarak akletmeyen hususlar hakkında geneldir. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü gibi:    عَلَى الْيَدِ مَا أَخَذَتْ حَتَّى تُؤَدِّيَ    “Her ne aldıysa ödeyesiye kadar elin üzerinedir.”[2]   Bu karşılık verme hakkında bir sözdür.  ماذا صنعت “ne yaptın?” sözü de soru sorma hakkındadır.

- متى “Ne zaman” soru sormak ve karşılık vermek de zaman hakkında lafızdır. Şu sözlerde olduğu gibi;  متى جاء القوم “Topluluk ne zaman geldi?” متى جئتني أكرمك “Bana ne zaman gelirsen sana ikram ederim.”

- أين  ve  حيث “Nerede” lafzıdır. Soru sormak ve karşılık vermekte zaman hakkında bir lafızdır. Bunlara örnek şu sözlerdir:  أين كنت “Sen neredeydin?”   أينما كنت أكرمتك   “Her nerede olursam sana ikram ederim.”

Lügat ehlinin genellik için koymuş olduğu lafızların olduğuna dair delil, Arapların lafzın konuluş aslında genellik ve özelliğin te’kidini/vurgusunu farklı kılmış olmalarıdır.

Zira husus hakkında şöyle dediler:  رأيت زيدا عينه نفسه “Zeyd’in bizzat kendisini gördüm.” Şöyle demediler:  رأيت زيدا كلهم أجمعين “Zeyd’in hepsini tamamen gördüm.”

Umum hakkında da şöyle dediler: رأيت الرجال كلهم أجمعين “Adamların hepsini tamamen gördüm.” Şöyle demediler:  رأيت الرجال عينه نفسه “Adamların bizzat kendisini gördüm.”

Tekidin/vurgunun farklılığı, vurgu yapılanın farklılığına delâlet eder. Çünkü vurgu tekid edilene uygun düşendir.

Ayrıca Şer’î nâsslar, bu lafızları genellik için kullanmıştır.

Buna örnek Allah’u Teâla’nın şu sözünün kendisi için indiği husustur:   إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ    “Siz ve Allah’tan başka taptığınız şeyler, cehennem yakıtısınız.”[3] “İbn el-Züb’ari dedi ki: “Kesinlikle Muhammed’i yeneceğim.” Sonra Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e geldi ve ona şöyle dedi: “Ey Muhammed! Şu Hıristiyan İsa’ya tapıyor, şu Yahudi Üzeyir’e tapıyor, şu Temîm Oğulları meleklere tapıyorlar. Ne diyorsun, onlar cehenneme mi girecekler?”[4]  ما  –lafzının genelliğini delil getirdi. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onun  ما –lafzının genelliği ile ilgili anlayışını yadsımadı. Bilakis Allah’u Teâla’nın, onun sözünü yadsımayan fakat tahsis eden şu sözü indirildi:   إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ      “Tarafımızdan kendilerine güzel akibet takdir edilmiş olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar.”[5]

Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُوا إِنَّا مُهْلِكُو أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ إِنَّ أَهْلَهَا كَانُوا ظَالِمِينَ (31) قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطًا قَالُوا نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَنْ فِيهَا لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ إِلا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنْ الْغَابِرِينَ  “Elçilerimiz İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: Biz bu memleket halkını helak edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalim kimselerdir. (İbrahim) dedi ki: Ama orada Lût var! Şöyle cevap verdiler: Biz orada kimin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı müstesna, o, kalacaklar arasındadır.”[6]

Onunla delil getirmenin yönü şöyledir: İbrahim;   أهل هذه القرية      “Bu memleketin halkı” tabirinden, genellik anladı. Lût’u zikrettiğinde melekler ona Lût’u ve ehlini istisna ile, karısını da kurtulanlardan istisna ile tahsisle cevap vererek, onun bu anlayışını tasvib ettiler.

İşte bütün bunlar genelliğe delâlet etmektedir.

Ayrıca bu lafızların genellik için kullanıldığına dair sahabelerin icmâsı olmuştur.

Buna bir örnek; Ömer’in, zekâta itiraz edenlerle savaş hakkında Ebu Bekir’e karşı şöyle diyerek delil getirmesidir: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle demiş iken sen onlarla nasıl savaşırsın?”   َ أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَيُؤْمِنُوا بِي وَبِمَا جِئْتُ بِهِ فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَصَمُوا مِنِّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إِلَّا بِحَقِّهَا وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ   “Lâ ilahe illallah diyerek şehadet getiresiye, bana ve getirdiğime iman edesiye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bunu yaparlarsa, hakkıyla olmaları müstesna kanlarını ve mallarını benden korurlar. Hesabları Allah’a aittir.”[7]   Sahabeden kimse, Ömer’in böyle delil getirmesini yadsımadı. Fakat Ebu Bekir, istisnaya bağımlı kılınmasına dikkati çekti. O ise Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü idi:   إلا بحقها   “Hakkıyla olmaları müstesna.”   Bu da marifi/belirli çoğul lafzın genellik için olduğuna delâlet eder.

Bir örnek de, şairin şu sözünü;

الا كل شيء ما خلا الله باطل                    

 وكل نعيم لا محالة زائل                          

Dikkat edin, Allah’tan başka her şey batıldır.

Her saadet de kesinlikle yok olur.

Osman b. Maz’ûn bunu işitince, ona şöyle dedi: “Yalan söyledin. Cennet ehlinin saadeti yok olmaz.” Osman’ın bu anlayışını kimse yadsımadı. كل “her” kelimesi genellik için olmasaydı, böyle olmazdı.

Bir örnek de; Ebu Bekir’in, Ensar’a Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile delil getirmesidir: الأئِمَّةُ مِنْ قُرَيْشٍ “İmamlar Kureyş’tendir.”[8] Onların hepsi de bu delil getirilişin sıhatini yadsımaksızın kabul ettiler. الأئمة “imamlar” kelimesi genel bir lafız olmasaydı, bu delil getiriliş doğru bulunmazdı.

Buna bir başka örnek de; sahabelerin, Allah ve Rasulü’nün aşağıdaki sözlerin uygulanmasında icmâ etmeleridir.

 Allah’u Teâla şöyle dedi: الزانية والزاني    “Zina eden kadın ve zina eden erkek.”[9] والسارق والسارقة    “Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadın.”[10] من قتل مظلوما    “Kim mazlumu öldürürse.”[11] وذروا ما بقي من الربا    “Faizden arta kalanı terk edin.”[12] ولا تقتلوا انفسكم    “Kendinizi öldürmeyin.”[13] لا تقتلوا الصيد وأنتم حرم    “İhramda iken av öldürmeyin.”[14]

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de şöyle dedi:  وَلا وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ     “Miras bırakana vasiyet yoktur.”[15] لا تُنْكَحُ الْمَرْأَةُ عَلَى عَمَّتِهَا وَلا عَلَى خَالَتِهَا   “Kadın, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmaz.”[16] ومن ألقى السلاح فهو آمن  “Kim silahını bırakırsa emin olur.”[17]

Bunun gibi genelliğe delâlet eden hususlar. Bunlar dil ehlinin bu lafızları genellik için koyduklarını tekid etmektedir.

 

 

Genelliğin Lafız İçin Sabit Oluşunun Yolları:
 

Lafızla sabit olan genellik; ya dil bakımından sabit olur -ki bu dilin konuluşundan elde edilir-, ya örf bakımından sabit olur –ki bu da örften yani dil ehlinin koymalarından değil de kullanmalarından elde edilir-, ya da akıl bakımından sabit olur –ki bu da akıldan değil de istinbattan elde edilir-.

Başka bir ifade ile lafız için genellik; ya bize Arapların bu lafzı genellik için koyduklarının veya bu lafzı genellikte kullandıklarının nakledilmesi yoluyla sabit olur, ya da nakilden istinbat yoluyla bize sabit olur. Bu ise şöyle olur: “İstisna, lafzın kapsadığının dışında kalan olarak bize nakledilmesinden dolayı, istisna belirli çoğula dâhil edilir” diye bilinmesidir. Bu her ne kadar istinbat olsa da nakil yolundan bir bilgidir. Zira bize nakledildi ki, istisna, lafzın kapsadığının dışında kalandır. Dolayısıyla bundan anlıyoruz ki belirli çoğul genellik içindir. Buna binaen lafızla sabit olan genellik, iki yoldan tespit edilmektedir: Birincisi; nakil. İkincisi; istinbat. Her ikisi de Arapların koymasından sayılır. Böylece lafızla sabit olan genellik tamamen Arapların koyması ile sabit olmaktadır.

Nakil yoluyla sabit olan genellik; ya lügatin konulmasından elde edilmiş olur ya da lügat ehlinin kullanılmasından elde edilmiş olur.

Lügatin konulmasından elde edilen genelliğin iki hali vardır: Birincisi; lafzın bizzat kendisinin genel olmasıdır. Yani bir karineye ihtiyaç duymamasıdır. İkincisi; genelliğin lügatin konulmasından -fakat bir karine ile- elde edilmiş olmasıdır.

Bizzat kendisinin genel olmasına gelince; Ondan birisi, her şey hakkında genel olandır. Birisi akledenler yani ilim sahibi olanlar hakkında genel olandır. Birisi akletmeyenler hakkında genel olandır. Birisi özel mekânlar hakkında genel olandır. Birisi de müphem/kapalı zaman hakkında genel olandır.

İlim sahibi olanlar ve başkalarından her şey hakkında genel olana örnek;  أي “hangi, herhangi” lafzıdır.  أي رجل جاء “Hangi adam geldi?” أي ثوب لبسته  “Hangi elbiseyi giydin?” dersin. Bir başka örnek de;  كل “her, hepsi”,  جميع “bütün, hepsi” lafızları ve الذي – التي v.b. ismi mevsullar/ilgi zamirleri. Bir başka örnek de;  سائر “sair” lafzıdır. (Ancak bu lafız, şehri kuşatan duvarlar anlamında olan سور “suver” kelimesinden alınmış olmalıdır, arta kalan anlamında olan  السؤر –kelimesinden değil.)

- أي –lafzının genellik ifade etmesi için soru ya da şart lafzı olması şart koşuldu. Zira eğer bu lafız mevsul/bağlaç olursa,  مرت بأيهم قام  yani  بالذي قام “onlardan ayağa kalkmış olanın yanından geçtim” gibi. ya da vasıflanmış olursa, مرت برجل أي رجل –tam anlamı ile “herhangi bir adamın yanından geçtim” gibi. ya da hal olursa,  مرت بزيد أي رجل Burada أي –lafzı fetha/üstün ile tam anlamı ile “herhangi bir adam olan Zeyd’in yanından geçtim” gibi. Ya da nida için olursa,  يا أيها الرجل “Ey adam!” gibi. Bütün bunlar genellik ifade etmez.

- Akledenler yani ilim sahibi olanlar hakkında genel olan şu lafızdır: من “kim, her kim” lafzıdır. Bu lafız; erkekler ve dişiler, hürler ve köleler hepsini kapsamaya uygundur. Onu genellik ifade edebilme şartı, soru ya da şart lafzı olmasıdır. Zira vasfedilen belirsiz olursa, مررت بمن معجب لك “seni şaşırtan bir kimse ile karşılaştım.” (Yani,  رجل معجب “bir şaşırtan adam” demektir) gibi. ya da bağlaç olursa;  مررت بمن قام “ayağa kalkan bir kimse ile karşılaştım.” (Yani, الذي قام “ayağa kalkan” demektir) gibi. Bunlar genellik ifade etmez.

- Akletmeyenler yani ilim sahibi olmayanlar hakkında genel olan şu lafızdır:  ما “ne, her ne” lafzıdır.  أشتر ما رأيت “ne gördüysen satın al” gibi. Bu lafza, erkek ve kadın dâhil olmaz. Fakat  ما –lafzı vasfedilen belirsiz olduğunda; مررت بما معجب لك “seni şaşırtan bir şeyin yanından geçtim” gibi. Ya da vasfedilen olunca,  ما أحسن زيدا “Zeyd’e güzel gelen” gibi. Bunlar genellik ifade etmezler.

- Özellikle mekanlar hakkında genel olan şu lafızlardır:  أين  ve  حيث  “nerede, neresi”,  أين تجلس أجلس  ve  حث تجلس أجلس “nereye oturursan otururum” gibi.

- Müphem/kapalı zaman hakkında genel olan lafız şudur:  متى “ne zaman”,  متى تجلس أجلس “ne zaman oturursan otururum” gibi.

Bunların hepsi, dilin konulması bakımından bizzat genellik ifade ederler.

Genelliği bir karine ile elde edilmiş olana gelince: Karine, ispat hakkında olabilir, nefy hakkında olabilir. İspat hakkında olan karine; ال –harfi tarifi ve izafet terkibidir. Bunlar, çoğul kelimede olur; العبيد “kullar”  ve   عبيدي “kullarım” gibi. Cins isimde olurlar; ولا تقربوا الزنى “Zinaya yaklaşmayın.”[18]  gibi;  فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ  “Onun emrine muhalif olanlar ... sakınsınlar.”[19]

Cins ismin başına ال –harfi tarifinin, sonuna izafet zamirinin ve terkibinin gelmesi, tekilleri genelleştirir. Bunların çoğulun başına gelmesi de çoğulları genelleştirir. Çünkü  ال –harfi tarifi, başına geldiği tekilleri genelleştirir, çoğulun başına gelmişse de onları genelleştirir. İzafet terkibi ve zamiri de aynıdır.

Nefy hakkında karine ise, nefy siyakındaki nekre/belirsizliktir. Nefy siyakındaki nekre/belirsizlik genelleştirir. İster nefy ile başlasın; ما أحد قائم “ayakta duran kimse yok” gibi, ister ise yüklemi ile başlasın;  ما قام أحد “kimse ayağa kalkmadı” gibi. ister nefyeden harf;  ما  veya  لم  veya  لن  veya  ليس  veya başkası olsun fark etmez.

Aynı şekilde geçişli olumsuz fiil de bütün mef’ullerini genelleştirir.  والله لا آكل   “Vallahi, yemem” demen gibi. Tahsis etmedikçe herhangi bir şey yediğinde yeminini bozmuş olursun. Çünkü أكل      -“yemek” fiili geçişlidir ve burada olumsuzdur, dolayısıyla yiyeceklerden bir çeşidi ile tahsis etmedikçe her yenileni kapsayan genelliktedir.

Lügat ehlinin kullanımından elde edilen genelliğe gelince; o, örf bakımından elde edilen genelliktir. Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi:    حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ    “Size anneleriniz ... haram kılındı.”[20]       Zira örf ehli bu terkibi, bizzat kendisinin haram kılınmasından, faydalanmanın/zevk almanın her yönünün haram kılınmasına nakletmişlerdir. Çünkü maksat istihdam olmaksızın kadınlardır. Bir başka örnek de Allah’u Teâla’nın şu sözüdür:   حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَةُ   “Size ölü/ceset ... haram kılındı.”[21]    Zira bu, örften dolayı “yemeye” hamledilir. Bu, örfi hakikattendir.

İstinbat yoluyla sabit olan genelliğe gelince; onun kuralı, hükmün takip ve tesbib/sebep kılma ف –sı ile vasfa bağlı kılınmasıdır. Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi:   وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا    “Hırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.”[22] Şarabın, sarhoşluktan dolayı haram kılınması gibi.

 

Sebebin Hususi Oluşu Değil Lafzın Genel Oluşu Dikkate Alınır:
 

Hitap, olaylardan bir olayda geçmesi ya da bir soruya cevap olarak geçmesi gibi belirli bir sebebe binaen geçtiğinde genel olur, o olaydan ya da tek başına o sorudan dolayı özel olmaz.

Hitabın bir olayda geçmesi şöyle olur: Bir olay meydana gelir, onun hükmünü genellik siygalarından bir siyga ile beyan etmek için nâss gelir. Dolayısıyla o, genel olur. O olaya tahsis edilmez.

Buna örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edilen şu hadistir: Meymune’nin ölmüş olan koyunlarının yanından geçerken şöyle dedi:   أَيُّمَا إِهَابٍ دُبِغَ فَقَدْ طَهُرَ   “Tabaklanmış her hayvan derisi temizdir.”[23]   Bu, Meymune’nin koyunlarına has değildir. Bilakis her deriye genel olur. Zira o tabaklama ile temizlenir. Çünkü hitap geneldir.

Buna başka örnek de; hırsızlıkla ilgili ayettir. Zira o, bir kalkanın ya da bir ridanın çalınması hakkında nazil olmuştur. Zıhar ayeti de Seleme b. Sahr hakkında nazil olmuştur. Lian ayeti Hilal b. Ümeyye hakkında nazil olmuştur. v.b. Bunların hepsi ve benzerlerinde olayın özel oluşu dikkate alınmaz. Dolayısıyla sebep özel olsa da, hitap genel olur. Buna delil; sahabeler Rıdvanullahi Aleyhim bir itiraz olmaksızın, bu ayetlerin hükümlerini genelleştirdiler. Bu ise, özel sebebin, genelliği düşürücü olmadığına delâlet etmektedir.

Hitabın, bir soruya cevap olarak gelmesine gelince; soru genel ise, cevap da genel olur. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den rivayet edilen şu hadiste olduğu gibi: “Ona, taze hurmanın kuru hurma ile satışı sorulduğunda şöyle dedi:   أَيَنْقُصُ إِذَا يَبِسَ قَالُوا نَعَمْ فَنَهَى عَنْهُ    “Taze hurma, kuruduğunda noksanlaşıyor mu?” Dediler ki “Evet”. O da; o halde hayır, dedi.”[24]

Bir başka örnek de, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den yapılan şu rivayettir: “Ona şöyle sordular: Biz kendimize ait bir azıkla deniz yolculuğu yapıyoruz. Yanımızda çok az (tatlı) su oluyor. Onunla abdest alırsak susuz kalırız. Deniz suyu ile abdest alabilir miyiz? Bu soru üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi:  الحل ميتته   هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ “Deniz, suyu temizdir ölüsü helaldir.”[25]      

Ebu Hureyre’den de şu rivayet edildi: “Bir adam Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e şöyle sordu: Ya Rasulullah, biz deniz yolculuğu yapıyoruz ve yanımızda az miktarda su alabiliyoruz. O su ile abdest alsak içecek suyumuz kalmıyor. Deniz suyu ile abdest alabilir miyiz? Bunun üzerine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi: هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ “Onun suyu temizdir.”[26]

Bu iki örnekte Rasul’e; 1- Belirli bir taze hurma hakkında değil, taze hurma satışı hakkında soruluyor. 2- Belirli bir deniz suyu hakkında değil, deniz suyu hakkında soruluyor. Dolayısıyla soru geneldir ve cevap da geneldir. Burada hitabın genelliği hakkında söylenecek bir söz yoktur.

Cevap sorudan daha genel olursa, bizzat kendisi sorudan bağımsız olur. Dolayısıyla o cevap da genel olur. Ebu Said el-Hudrî’den şöyle dediği rivayet edildi: “Denildi ki; Ya Rasulullah, içerisine hayz, köpeklerin etleri, kokuşmuş leşler atılan nitelikteki bir kuyudan abdest alalım mı? Bunun üzerine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi:       إِنَّ الْمَاءَ طَهُورٌ لا يُنَجِّسُهُ شَيْءٌ “Su temizdir, onu hiçbir şey kirletmez.”[27]

Burada soru, belirli bir kuyu hakkında özeldir. Cevap ise, su hakkında geneldir. Dolayısıyla hitap genel olur, sorunun özel oluşuna dikkat edilmez.

Cevabın soruya uygun düşmesi ve uygun düşmemesine gelince; genellik bahsinde ona yer yoktur. Zira cevap, soruya uygun düşüp onun ötesine gitmeyebilir. Cevap soruya uygun düşmeyip onda soranın sorusundan fazlası olabilir. Zira cevabın soruya uygun düşmesi, asıl olan değildir. Bilakis uygun düşmesi mümkündür, uygun düşmemesi de mümkündür. Buna Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in deniz suyu ile abdest almak hakkındaki soruya verdiği şu cevap delâlet eder:   هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُ   “Onun suyu temiz, ölüsü helaldir.”[28]   Hakkında bir soru olmadığı halde, “ölüsünün helâl oluşuna” dikkat çekti. Dolayısıyla, soruya cevapta fazlalık, Şer’î nâsslarda vakidir ve meşrudur.

Soruya cevapta noksanlık, gerekli değildir, asıl olan da değildir. Onun da genellik bahsinde yeri yoktur.

Buhari, bir bölüm açıp şöyle demiştir: “Soru sorana sorusundan fazlasıyla cevap verme babı” İbn Ömer hadisini zikretmiştir. “Bir adam Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ihramlı olan kimsenin ne giyeceğini sordu. O şöyle dedi:   لا يَلْبَسُ الْقَمِيصَ وَلا الْعِمَامَةَ وَلا السَّرَاوِيلَ وَلا الْبُرْنُسَ وَلا ثَوْبًا مَسَّهُ الْوَرْسُ أَوِ الزَّعْفَرَانُ فَإِنْ لَمْ يَجِدِ النَّعْلَيْنِ فَلْيَلْبَسِ الْخُفَّيْنِ وَلْيَقْطَعْهُمَا حَتَّى يَكُونَا تَحْتَ الْكَعْبَيْنِ   “Gömlek, sarık, don, bornoz, alaçehre boyanmış elbise giymeyin. Ayakkabı bulamazsa, terlik giysin, topuklarının altına gelesiye kadar kessin.”[29]   Sanki ona seçenekli durum hakkında soru soruldu. O ona, seçeneksiz durum hakkında cevabı da ilave ederek cevap verdi. Bu durum soruya yabancı değildir. Çünkü sefer hali onu gerektirir.

Dolayısıyla soruya cevap genellikte cevabın soruya mutabık olması gerekmez. Soruya cevabın uygunluğu bahsi, genellik bahislerinden değildir, dolayısıyla bu babda geçmez.

 

 

Sebebin Özelliği İçinde Lafzın Genelliği:

Bu, olay ve sorunun konusu içinde geneldir her şey hakkında genel değildir.

Olay ve sorunun cevabındaki hitabın genelliği ancak sorunun konusu hakkındadır, her şey hakkında genel değildir. Yani o hitap, o olay ve başkasındaki o konu için geneldir. Nitekim Meymune’nin koyunu olayında, cevap ölü derisi hakkında idi. Dolayısıyla bu cevap, Meymune’nin koyununu da başkasının koyununu da kapsar. Fakat bu kapsama olayın konusu hakkındadır, o da burada ölü hayvanın derisidir. Kalkan veya rida olayında hitap, kalkanın veya ridanın çalınmasını ve başka bir şeyin çalınmasını kapsar, fakat bu hadislerin konusu hakkındadır ki o hırsızlıktır. Seleme b. Sahr olayında hitap, Seleme’yi ve başkasını kapsar fakat bu olayın konusu hakkındadır ki o zıhardır. Dolaysıyla genellik sadece olayın konusu hakkındadır, başkasını kapsamaz.

Sorunun cevabı da aynı şekildedir. Bir nitelikli kuyu hakkındaki hadiste, Rasul’e bir nitelikli su ile temizlenmek hakkında soruldu. Cevap su ile temizlenmek hakkında idi. Dolayısıyla bu cevap, bir nitelikli kuyuyu da başkasını da kapsamaktadır, fakat bu olayın konusu hakkındadır ki o temizlenmektir. Zira sorunun konusu temizlenmektir. Çünkü onlar, her ne kadar abdest almak hakkında sorulsa da, abdest hakkındaki sorudan kast olunan, bizzat abdest almak konusu değildir. Ancak soru abdest için temizlenmek hakkında idi. Dolayısıyla sorunun konusu temizlenme olmaktadır, abdest almak değildir. Böylece cevap bütün suya geneldir, temizlenmek konusunda geneldir, fakat her şey hakkında genel değildir. Onun için ondan içmenin hükmünü ifade etmez.

Deniz suyu hakkındaki soru da aynı şekildedir. Zira o da temizlenmek hakkındadır. Çünkü onlar, her ne kadar abdest hakkında sorsalar da, ancak abdest almak için temizlenmek hakkında sordular. Dolayısıyla sorunun konusu, temizlenmek olmaktadır, abdest almak değil. Böylece cevap temizlenmek hakkında geneldir, ondan içmeyi kapsamaz.

Buna binaen genellik ancak konu hakkında olur. Konu ise olayın ve sorunun konusudur. Dolayısıyla onlara has olur, başkasını kapsamaz. Konu, “sebebin özel oluşuna değil, lafzın genel oluşuna dikkat edilir” kaidesine dâhil olmaz. Çünkü konu sebep değildir. Yani konu olaydan ve sorudan başkadır. Çünkü kelam başkasının değil onun üzerine gelmiştir, dolayısıyla ona has olur. Çünkü Rasul’ün lafzı, sorunun konusuyla ve olayın konusuyla bağlantılıdır. Dolayısıyla hüküm o konuyla bağlantılı olur. Zira belirli bir olay hakkında söylenen nâssın ve bir sorunun cevabı olan nâssın, o sorunun ve olayın konusu hakkında tahsis edilmesi gerekir, her şey hakkında genel olması doğru olmaz. Çünkü soru cevapta varılacak yerdir. Zira kelam, belirli bir konu hakkındadır. Dolayısıyla hükmün o konuya hasredilmesi gerekir. Çünkü içerisinde sorunun ve olayın hükmünün açıklandığı Rasul’ün lafzı, tek başına o soru ve tek başına o olayla alakalıdır, kesinlikle başkası ile bağlantılı değildir. Dolayısıyla hüküm, sorunun konusu ve olayın konusu ile yani hakkında sorulan husus ile ya da olayın hakkında cereyan ettiği husus ile bağlantılıdır, başkası ile bağlantılı değildir, konudan başkasına genelleşmez, bilakis o konuya has olur.

Şöyle denilmez: “Soru, eğer cevapta varılacak yer ise, cevap da soruya has olur. Aksi halde kaçınılmaz olarak genelleşecektir.”

Böyle denilmez. Çünkü cevapta varılacak yer, sorunun konusudur. O da, bir nitelikli kuyu hadisinde temizlenmektir, bir nitelikli kuyu değildir. Çünkü soru temizlenmek hakkındadır, bir takım nitelikli kuyu hakkında değil. Dolayısıyla cevapta varılacak yer, sorunun konusudur. Yani sorunun hakkında cereyan ettiği husustur. Dolayısıyla hükmün ona hasredilmesi gerekir. Böylece hüküm o konuya has olup o olaya veya başkasına yani bir nitelikli kuyuya ve başkasına genelleştirilir. Çünkü olay, cevapta varılacak yer değildir, dolayısıyla hüküm ona bağımlı olmaz.

Şöyle de denilmez: “Şeriat koyucunun belirli bir konuya cevabı, çoğunlukla soruyla alakalı olmayan bir çok konuya şamildir. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in deniz suyu ile abdest almak hakkındaki soruya verdiği şu cevap gibi:   هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُ   “Onun suyu temiz, ölüsü helaldir.”[30]  Zira burada sorunun konusunu ve başkasını açıklamıştır.”

Böyle denilmez. Çünkü sorunun ya da olayın konusu hakkında özel olan, Rasul’ün cevabı değil, ancak Rasul’ün, sorunun ya da olayın konusu hakkında verdiği hükümdür. Zira Rasule bir hüküm hakkında sorulabilir ve o da birkaç hüküm hakkında cevap verebilir, soru ile cevap arasında bire bir uyumluk gerekli değildir. Fakat o soru ya da olay hakkında açıklanan hüküm, onların konusundan başkasını kapsamaz. Nitekim, Rasule deniz suyu hakkında yani deniz suyu ile temizlenmek hakkında soruldu. Bunun üzerine o, onun suyunun temiz olduğunu yani onunla temizlenmenin caiz olduğu cevabını verdi, aynı zamanda denizin ölüsünün helâl olduğu cevabını da verdi. Yani iki hükümle cevap verdi. Birisi, hakkında sorulan temizlenmenin hükmüdür. Bu hüküm, sorunun konusu olan temizlenmeye hastır, başkasını kapsamaz. Mesela; ondan içmeyi kapsamaz. Dolayısıyla sorunun konusu hakkındaki hususilik, sadece Rasul’ün kendisi ile cevap verdiği hüküm hakkındadır, Rasul’ün cevabı hakkında değil.

Buna binaen belirli bir olay hakkında ya da bir sorunun cevabında geçen nâss geneldir, olayın hakkında vukuu bulduğu kimseyi ve başkasını kapsar, soru soranı ve başkasını kapsar. Fakat bu nâss, olayın ya da sorunun kendisi ile birlikte geçtiği konu hakkında özeldir, başkasını kapsamaz. Zira zıhar, lian, kazf haddi ayetleri ve başkaları, bilinen bazı şahıslara ait olayların vukuu bulmasıyla birlikte, o şahıslara tahsis edilmeksizin indirilmişlerdir. Zira o ayetlerin hükümleri geneldir, fakat kendisi ile indirildikleri konu hakkında özeldir. O konu ise; zıhar veya lian veya kazf veya başkasıdır. Hüküm bu konulardan başkasına genelleştirilmez.

Buna binaen, “sebebin özelliği değil, lafzın genelliği dikkate alınır” kaidesi, olayın konusunu ya da sorunun konusunu kapsamaz. Zira sebebin özelliğinde lafzın genelliği, sadece olayın ya da sorunun konusu hakkındadır, her şey hakkında değil.

Buna bir örnek, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den yapılan şu rivayettir: “Rasul’e cins farklılıklarında riba hakkında soruldu. Bunun üzerine şöyle dedi:   لا رِبًا إِلا فِي النَّسِيئَةِ   “Nesieden/taksitle satıştan başkasında riba yoktur.”[31]  Bu, sorulan cins farklılıklarında faiz konusu hakkında hastır, bütün riba hakkında genel değildir. Çünkü riba, aynı cinsten olan hususlarda peşin ve veresiyede meydana gelir.

Bir örnek de; Ebu Bekre’den yapılan şu rivayettir: “Fars ehlinin, üzerlerine Kisra’nın kızını melik yaptıkları haberi Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e ulaşınca şöyle dedi:   لَنْ يُفْلِحَ قَوْمٌ وَلَّوْا أَمْرَهُمُ امْرَأَةً “(Yönetim) işlerini bir kadına yükleyen bir toplum asla iflah olmaz.”[32]    Bu cevap, hakkında söz edilen Fars ehlinin kendilerine bir kadını kral yapmaları konusu hakkında hastır. Ya da o, yönetim hakkında hastır. Her velayet/işleri üstlenme hakkında genel değildir. Çünkü velayet, yönetim hakkında olur, çocuğun velayeti hakkında olur, çocuğun vesayeti hakkında olur, yargı işlerini yapmak şeklinde olur. Zira velayet yönetimde hâsıl olur, çocuğun vesayetinde hâsıl olur. Dolayısıyla hadis, genel değil bilakis yönetim velayeti/yönetimi üstlenmek hakkında özeldir. Zira kadının, çocuğun vasisi olması caizdir. Ömer b. Hattab, kavminden bir kadın olan Şifa isimli kadına, pazarlardaki yargı işlerini (muhtesiblik kadılığını) yüklemiştir.

Dolayısıyla, sebebin özelliğinde lafzın genelliği, her şey hakkında genel değildir. Bilakis o, hadisin hakkında vaki olduğu ya da sorunun hakkında vaki olduğu konu hakkında geneldir.

 

Rasule Hitap Ümmetine Hitaptır:
 

Rasule hitap, her ne kadar kendisine yöneltilmiş ve kendisini kapsıyor olsa da, hitap Rasule sadece şahsi sıfatıyla değil, “Rasul” sıfatı ile yöneltilmiştir. Dolayısıyla o hitap, ümmetin Rasulü’ne hitabı olur. Böylece o ümmete hitap olup genelden olur. Devlet reisine yönelmiş hitabın, devletin tamamına yönelmiş olması gibi. Vilayet emrine yönelmiş hitabın, vilayete yönelmiş olması gibi. Dolayısıyla muhatabın üzerinde bulunduğu sıfat hitabı özel değil, genellik sîgasından yapmaktadır. Buna karşın belirli bir şahsa yönelmiş olsaydı, o hitap o şahsa has olurdu.  

Rasule hitap bazen çoğul lafızla gelir.

Allah’u Teâla şöyle dedi:

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمْ النِّسَاءَ   “Ey Nebi! Kadınları boşayacağınızda...”[33]

Ayette, طلقت  “boşayacağında” demedi. Bu, ona yöneltilen hitabın ümmete yönelmiş olduğuna delâlet ederek gelmiştir.

Allah’u Teâla şöyle demiştir: فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ    “Zeyd, o kadından ilişiğini kesince Biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişiklerini kestiklerinde  (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın.”[34]

Bu da Rasule hitabın ümmetine hitap olduğuna dair delildir.

Hitabın Rasule has olanını Allah, o Rasule hastır diye açıklamıştır.

Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi:

وَامْرَأَةً مُؤْمِنَةً إِنْ وَهَبَتْ نَفْسَهَا لِلنَّبِيِّ إِنْ أَرَادَ النَّبِيُّ أَنْ يَسْتَنكِحَهَا خَالِصَةً لَكَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ     “... Bir de Nebi kendisi ile evlenmek istediği takdirde, kendisini Nebiye hibe eden mü’min kadını, diğer mü’minlere değil sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık)[35]     

Allah’u Teâla’nın şu sözü de buna örnektir: وَمِنْ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ     “Gecenin bir kısmında uyanarak sana mahsus nafile olmak üzere namaz kıl.”[36]

Ona ait mutlak hitap ümmetine hitap olmayıp bilakis ona has olsaydı, burada hitabı ona tahsis etmeyi açıklamaya ihtiyaç olmazdı.

 

 

Nebinin Ümmetinden Birisine Hitabı Ümmetine Hitaptır:
 

Rasul’ün ümmetinden birisine yapmış olduğu her hitap, ümmetinin tamamına hitaptır. Zira o hitap, o şahsa tahsis edildiğine delâlet eden bir husus geçmedikçe geneldir.

Buna delil Allah’u Teâla’nın şu sözüdür: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا كَافَّةً لِلنَّاسِ   “Biz seni ancak bütün insanlara ... gönderdik.”[37]

Ve Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözleridir:    بُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ كَافَّةً و “İnsanların tamamına gönderildim.”[38]   الأحْمَرِ وَالأسْوَد إلى وبعثت  “Ben kırmızısına siyahına gönderildim”[39]      

Sahabeler, olayların hükümleri hakkında, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in ümmetin fertleriyle ilgili olarak hüküm verdiği hususlara müracaat etmekte icmâ etmişlerdir. Buna örnek, zina haddinde Mâ’iz ile ilgili olarak verilen hükme müracaat etmeleridir. Yetkili olmak konusunda Buru’ binti Vâşık kıssasına müracaat etmeleridir. Mecusilere cizye koymak hususunda Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in Hicr Mecusilerine cizye koymasına müracaat etmeleridir.

Ayrıca Rasul, ümmetinden muhatab şahsa has hitabın, o şahsa has olduğunu açıklamıştır. Buna örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in, Ebu Bürde’ye yeniden kurban etmek hakkındaki şu sözüdür:     ضح بها ولا تصلح لغيرك   “Sen kurban et. Senden başka kimseye uygun olmaz.”[40] Koşarak namazda safa dâhil olmasından dolayı Ebu Bekre’ye söylediği şu sözüdür:  زَادَكَ اللَّهُ حِرْصًا وَلا تَعُدْ  “Allah, hırsını artırsın. Bir daha tekrarlama.”[41]     “Huzeyme’ye, tek başına şahitliğini kabul etmeyi tahsis edişi de buna örnektir. ”[42]

Hüküm bir tek şahsa söylenmesi ile ümmete de söylenmiş olmasa idi, tahsis için tahsise ihtiyaç olmazdı.

 

Rasul Vasıtasıyla Gelen Hitabın Genelliğine Rasul’de Dâhil Olur:
 

Hitap, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem vasıtasıyla Allah’u Teala’nın şu sözleri ile gelmiştir:  يا أيها الذين آمنوا “Ey iman edenler!”,  يا أيها الناس “Ey insanlar!”,  فاتقون يا عبادي “Ey kullarım!  Bana karşı takvalı olun.”  

Onun genelliğine Rasul de dâhil olur. Bu ayetler gibi, başlangıcında Rasul’ün ümmetin bir işiyle emrolunmadığı her mutlak olarak gelen hitaba Rasul de dâhildir. Çünkü bu sîgalar; her insan, her mü’min, her kul için geneldir. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem; insanların, müminlerin ve kulların efendisidir. Nübüvvet, bu isimlerin (insan, mü’min, kul isimlerinin) ona verilmesinden onu dışarı çıkarıcı değildir. Dolayısıyla onu bu genelliklerden dışarı çıkarıcı olmaz. Zira Rasul, sahabelere bir şey emredip onu yapmayarak ona aykırı davrandığında, sahabeler ona; “Neden onu yapmadın?” diye soruyorlardı. Onlar, kendilerine emredilen hususa onun da dâhil olduğunu idrak etmeselerdi ona öyle sormazlardı.

Buna örnek, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den yapılan şu rivayettir:    “O SallAllah’u Aleyhi VeSSellem sahabelere haccı iptal edip Umre yapmalarını emretti. Kendisi iptal etmedi. Bunun üzerine onlar ona şöyle dediler: “Bize iptal etmeyi emrettin, sen iptal etmedin.” Rasul, onların, o emre kendisinin de dâhil olduğuna dair anlayışlarını yermedi, fakat belirli bir mazerete dikkati çekti. Şöyle dedi:   إِنِّي قَلَّدْتُ هَدْيِي   “Ben kurban kesmekle sorumlu kılındım.”[43]   Şu da rivayet edildi:   لَوِ اسْتَقْبَلْتُ مِنْ أَمْرِي مَا اسْتَدْبَرْتُ لَمْ أَسُقِ الْهَدْيَ وَجَعَلْتُهَا عُمْرَةً     “Ben işimden sırtımı döndüğüm şeyi üzerime alsaydım, kurbanlığı ileri sürmezdim, onu umre yapmış olurdum.”[44]

Şu doğrudur: Bir takım hükümler Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e has kılınmıştır ve ümmet onlarda Rasule ortak kılınmamıştır. İki rekat Sabah namazı sünnetinin, Duhâ namazının, Kurban namazının Rasul’e farz kılınması, zekâtın ona haram kılınması; veli, mehir, şahitler olmaksızın nikâhlanmanın ona mubah kılınması v.b. özellikler.

Ancak bu özellikler, onu teklifi hükümlerle muhatap olmak noktasında ümmetten ayrı kılmasına delâlet etmez. Hitabın genelliklerinden onun dışarıda kalmasını gerektirmez. Görmüyor musun? Hayızlı, hasta, yolcu ve kadına, başkalarının dâhil olmadığı bir takım hükümler has kılınmıştır. Buna rağmen, onların bu özelliklerinden dolayı hitabın genelliğinden tahsis edilmiş olmaları onları hitabın genelliklerinden dışarı çıkartmamaktadır.


[1] Nisa: 11

[2] Tirmizi, K. Buyu’, 1187

[3] Enbiya: 98

[4] Taberânî, El-Kebîr’de rivayet etti

[5] Enbiya: 101

[6] Ankebut: 31-32

[7] Müslim

[8] Ahmed b. Hanbel, Müs. Basriyyîn, 18941

[9] Nur: 2

[10] Maide: 38

[11] İsra: 33

[12] Bakara: 278

[13] Nisa: 29

[14] Maide: 95

[15] Nesei, K. Vesâyâ, 2381

[16] Müslim, K. Nikâh, 2518

[17] Müslim

[18] İsra: 32

[19] Nur: 63

[20] Nisa: 23

[21] Maide: 3

[22] Maide: 38

[23] Müslim, Ahmad b.Hanbel

[24] Ahmad b.Hanbel

[25] Ahmed b. Hanbel, 14481

[26] Ebu Davud

[27] Tirmizi, K. Tahârat, 61

[28] Tirmizi, K. Tahârat, 64

[29] Buhari, K. İlm, 131

[30] Tirmizi, K. Tahârat, 64

[31] Buhari, K. Buyu’, 2032

[32] Buhari, K. Megâzî, 4073

[33] Talak: 1

[34] Ahzab: 37

[35] Ahzab: 50

[36] İsra: 79

[37] Sebe’: 28

[38] Nesâi, Câbir yoluyla tahriç etti

[39] Ahmed b. Hanbel, Müs. Benî Hâşim, 2606

[40] Müslim

[41] Buhari, K. Ezân, 741

[42] Buhari

[43] Müslim, K. Hac, 2162

[44] Nesei, K. Menâsık’l Hac, 2664