İLLET


İllet, hükmün kendisinden dolayı var olduğu şeydir. Ya da başka bir ifade ile illet; hükme sevk eden husustur. Yani hükmün yapılmasına ve ortaya çıkartılmasına değil. Hükmün teşri’ine sevk edendir. Buradan anlaşılıyor ki; illetin, uygun bir vasıf yani anlaşılır bir vasıf olması kaçınılmadır. Bu şu demektir: O vasıf, hükmün konulmasında Şeriat koyucuya ait maksat olmaya uygun bir manayı kapsar olması kaçınılmazdır. İllet, uygun bir vasıf olmasaydı, yani Şeriat koyucunun hükmün konulmasındaki maksadı olmaya uygun bir manayı kapsamasaydı da sadece bir işaret olsaydı, o vasıfla illetlendirmek imkânsız olurdu. Çünkü o zaman o, hükme bir emare yani bir işaret olurdu. Dolayısıyla hükmün bilinmesi dışında onda bir fayda yoktur. Asıl hakkındaki hüküm, hitapla bilinmiştir, hitaptan çıkartılmış illet ile değil. Onun için illetin; “hükmü belirleyen” olarak tarif edilmesi hatadır. Çünkü bu, illetin sadece emare olması demektir. Hâlbuki illetin vakıası, onun emare olmadığıdır. Bilakis o, hükmün konulmasına sevk edendir.

İllet, her ne kadar hükmün delili olsa da, onunla hitabın delil olması arasında fark vardır. Zira hitap; hükme delildir, hükme alâmettir ve onu belirleyendir. İllet de, hükme delildir, ona alâmettir ve onu belirleyendir. Fakat illet, bunun yanısıra hükme sevk eden husustur. Zira illet, hükmün kendisinden dolayı konulduğu husustur. Dolayısıyla illette, belirleme yanısıra “illiyet” de vardır. Yani hükmün kendisinden dolayı konulduğu şeye delâlet de vardır, onun için illet, nâssın akledilenidir. Nâss illeti kapsamıyorsa, onun mantuku vardır, mefhumu vardır fakat ma’kulu yoktur. Dolayısıyla nâssa, başkası kesinlikle ilhak olunmaz. Fakat nâss, içindeki hükümle anlaşılır bir vasfı birleştirerek bir illeti kapsıyorsa, o zaman onun mantuku olur, mefhumu olur, ma’kulu olur. Dolayısıyla ona başkası ilhak edilir.

Böylece illetin varlığı; nâssı, olaylardan başka fertleri ve başka çeşitleri kapsar kılar. Bunu da mantuku ve mefhumu ile değil de, olayların nâssta geçenle birlikte illette ortak oluşlarından dolayı ilhak yoluyla yapar. Buna göre illette, hükme delaletine ilaveten yeni bir şey vardır. O da bu hükmün konulmasına sevk eden husustur. Dolayısıyla illetin, “hükmü belirleyen” olarak tarifi doğru değildir. Çünkü bu tarif, illetin mahiyetine delâleti tam ifade etmiyor. Bunun için illet, “hükme sevk eden” olarak tarif edildi. Bu tariften, onun hükmü belirleyen olduğu da anlaşılır.

Ayrıca illet, hükmün delili hakkında gelebilir. Zira hükme delâlet eden hitap, hitabın içerdiği illete de delâlet etmiş olabilir. Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi:    مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لاَ يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الآغْنِيَاءِ مِنْكُمْ     “Allah’ın (fethedilen) ülkeler halkından Rasulü’ne verdiği fey’ (silah kullanmadan elde edilen ganimet) Allah, Rasul, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizde yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın diye.”[1]     Sonra da şu sözü geliyor:   لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ “...fakir muhacirler içindir.”[2]     Böylece ayet, fey’in fakir muhacirlere verilmesi hükmüne delâlet etti. Onun için Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem hakkında bu ayetin indiği o fey’i –ki o, Nadiroğulları fey’i idi- fakir olan iki adam dışında Ensar’a vermeksizin sadece muhacirlere verdi. Aynı şekilde ayette geçen illete delâlet etti. O da Allah’u Teâla’nın şu sözüdür:    كَيْ لاَ يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الآغْنِيَاءِ مِنْكُمْ     “Mallar sadece içinizde zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.”[3]    Yani, devlet/mal ve imkânın sadece zenginler arasında kalmasın, bilakis başkalarına da geçsin diye, demektir. Böylece bu illet de, hükmün konuluşuna sevk eden olarak hükme delâlet etmektedir.

Şu da bir başka örnektir: Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den taze hurmanın kuru hurma ile satışının caiz oluşu hakkında kendisine sorulduğunda şöyle dediği rivayet edildi:  أَيَنْقُصُ إِذَا يَبِسَ قَالُوا نَعَمْ فَنَقال النبي فلا إذن  هل   “Taze hurma, kuruduğunda noksanlaşıyor mu?”  Dediler ki; “Evet.” Bunun üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem dedi ki; “O halde hayır.”[4]  Hadis, taze hurmanın kuru hurma ile takasının caiz olmadığı hükmüne delâlet etmektedir. Aynı şekilde hadiste geçen, taze hurmanın kuruduğunda noksanlaşıyor olması illeti de, hükmün konuluşuna sevk eden olarak hükme delâlet etmektedir.

Bu iki örnekte illet, hükmün delili içinde gelmiştir.

İllete delâlet eden delil olabilir, sözü ile kast edilen, delaletin illette olmasıdır. Böylece hükmün konulmasına sevk eden olarak illet, hükme delâlet etmiş olmaktadır.

Mesela; gasp hükmü, gasp edilen malın kendisinin geri verilmesidir. Bu Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünün genelliğinden alınmıştır:   عَلَى الْيَدِ مَا أَخَذَتْ حَتَّى تُؤَدِّيَ  “Ele, aldığını geri vermesi borçtur.”[5] Bu söz, ödünç alma ile, kiralama ile ve gasp ile başkasının malından elinin aldığını mal sahibine geri vermesinin insana farz olduğuna dair bir delildir. Fakat gasp olunan mal telef olduğunda gasp edenin o malın benzerini ya da değerini mal sahibine vermesi vacibtir. Bunun delili de Enes’ten rivayet edilen şu hadistir:  “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in eşlerinden bazısı Nebi’ye bir tabakta yemek hediye etti. Aişe tabağa eliyle vurup içinde olanı yere fırlattı. Bunun üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi:  طعام بطعام  وإناء بإناء “Yemeğe yemek, tabağa tabak”[6]  İbn Ebu Hâtim rivayetinde ise Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi:         مَنْ كَسَرَ شَيْئًا فهو له  فَعَلَيْهِ مِثْلُهُ   “Kim bir şey kırarsa, o onundur, benzerini sahibine vermesi de üzerine zorunludur.”[7]     Bu söz, telef olanın ve bundan dolayı da gasp edilen malın telef olmasının hükmünün delilidir. Telef, telef olanın değerinin ya da benzerinin sahibine verilmesinin illetidir. Böylece yukarıdaki hadis, illete de delil olmaktadır.

Ayrıca ferdin malı saygındır. Kişinin onayı olmadıkça malı alınmaz. Bu da Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünün genelliğinden dolayıdır:    لا يَحِلُّ مَالُ امْرِئٍ إِلا بِطِيبِ نَفْسٍ مِنْهُ    “Rızası olmadan Müslüman bir kişinin malı helâl olmaz.”[8]   Fakat o malın yasaklanması zarara yol açarsa ondan zorla alınır. Bu İbn Abbas’dan rivayet edilen şu hadisten dolayıdır: Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi:    لا ضَرَرَ وَلا ضِرَارَ وَلِلرَّجُلِ أَنْ يَجْعَلَ خَشَبَةً فِي حَائِطِ جَارِهِ  “Ne zarar vermek ne de zarara maruz kalmak vardır. Bir kişinin evinin duvarına odun koyması hakkı vardır.”[9]    Ebu Hureyre’den de Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şöyle dediği rivayet edildi: لا يَمْنَعْ جَارٌ جَارَهُ أَنْ يَغْرِزَ خَشَبَهُ فِي جِدَارِهِ    “Komşu, komşusunun duvarına kazık çakmasına mani olmaz.”[10]  Bu iki hadis, komşunun komşusunun duvarına kazık çakmasına mani olmasının helâl olmadığına, engel olduğunda hakimin onu zorlayacağına delâlet etmektedir. Hâlbuki duvar, şahsın mülküdür, komşusunu engelleme hakkı vardır. Fakat komşunun kazık çakmasına engel olursa, ona zarar vermiş olur. Dolayısıyla zararın ortadan kaldırılması için, komşusuna izin vermesine zorlanır. Burada illet, zarar vermektir. Bu zararın engellenmesine dair ve zararın, mülk sahibinin mülkünden taviz vermeye zorlanması için illet olduğuna dair delildir. Böylelikle illete de delil olmaktadır.

Birinci örnekteki “telef” ve ikinci örnekteki “zarar”, her ikisi de, her birine delâlet eden delilin geldiği Şer’î illetlerdir.

Buna binaen illetin delilinin, hükmün delili olması şart değildir. Bilakis illetin delili, hükmün delili olabilir ve kendisindeki maksadın illete delâlet olduğu delil olabilir.

İlletin bilinmesi; illet nâssla sabit olduğundan dolayı, hükme bağlı değildir. Dolayısıyla hükme bağlı değildir fakat delilin varlığına bağlıdır. Hüküm tek başına, hakkında delil gelmiş olsa da, illete delâlet etmez. Çünkü illet hüküm değildir ve hüküm, illete delil olmaya uygun değildir. Bundan dolayı iki işlev arasındaki sırf benzerlikten dolayı bir hüküm bir hükme kıyas edilmez. Bilakis Şer’î delilin kendisine delâlet etmiş olduğu bir illetin olması kaçınılmazdır.

Buna binaen hüküm ve illet, farklı iki şeylerdir. O ikisinden her birisi de Kitap veya Sünnet veya sahabenin icmâsından kendisine delâlet eden bir delile ihtiyaç duyar. Dolayısıyla delilin hükme delâleti, illetin varlığına delâlet etmeye yeterli değildir. Bilakis illete delâlet eden bir delilin olması kaçınılmazdır. Bu ister illete delâlet eden özel bir nâss ile hükmün delilinin kendisi olsun, ister ise kendisiyle maksadın illete delâlet olduğu bir delil olsun fark etmez. Fakat illetin kendisi hükme delil olur, başka bir delile ihtiyaç duymaz. Çünkü illetin kendisi delildir. Zira illet, nâssın anlaşılanıdır. Böylece o, nâssın mantuku ve mefhumu gibi olur. Bundan dolayı illetin “hükme sevk eden” şeklinde tarifi, onunla ilgili tarifin en dakiğidir.

İlletin tarifi, “hükmün kendisinden dolayı var olduğu şeydir” şeklinde olunca; illet ile sebep arasında bir benzerlik oluşmaktadır. İllet ile menat arasında da bir benzerlik oluşmaktadır. Onun için illet ile sebep arasındaki farkın ve illet ile menat arasındaki farkın açıklanması kaçınılmazdır.

 

İllet İle Sebep Arasındaki Fark:
 

* Sebep; varlığı, var olmayı yokluğu da yokluğu/bulunmamayı gerektiren husustur. O, hükmün teşri’ine/konulmasına sevk eden değildir. Zira sebep, hükmün vakıada var olması ile alakalıdır, vakıanın çözümü için hükmün konulması ile alakalı değildir. Ramazan ayına şahit olmanın, ona şahit olan üzerine orucun vacib olması için “sebep” olması gibi. Dolayısıyla sebep, vacib olmanın varlığına delâlet etmektedir, vacib olana sevk edene yani vacib olmanın sebebine delâlet etmemektedir. Vacib olmanın varlığı, vacib olmanın sebebinden başka bir şeydir.

İllet böyle değildir. Zira illet, hükmün kendisinden dolayı var olduğu yani konulduğu şeydir. Yani illet, hükmün konulmasına sevk edendir. O, hükmün konulmasıyla alakalıdır, hükmün bilfiil varlığı ile alakalı değildir. İllet, hükmün var oluş sebebi değil, vacib oluş sebebidir.

* Sebep, hükmün varlığından önce gelir. Zira sebep var olduğunda, vacib olarak konulmuş hüküm de var olur. Sebebin var olmasından önce, konulan hüküm mükellef üzerinde vacib olarak durur. Fakat bu vacib oluşun var olması, sebebin var olmasına bağlıdır.

İllet böyle değildir. Zira illet, hükmün konuluşu ile beraberdir. Çünkü illet, hükmün konulmasına sevk edendir.

Mesela; Ramazan ayı hilalinin görülmesi, orucun vacib oluşunun varlığına sebeptir. Zira hilalin görülmesi oruçtan önce gelir. Kendilerinden elektrik elde edilen kamu suyu şelaleleri böyle değildir. Zira onlar, elektriği kamu mülkiyeti yapmanın illetidirler, hükmün konulması ile birliktedirler. Dolayısıyla şelalelerin kamu mülkiyeti olması, onlardan elde edilen elektriğin kamu mülkiyeti olması hükmüne, sevk eden olarak eşlik etmektedir.

* Ayrıca sebep, var oluşuna sebep olduğu hususa hâsstır, onu başkasına taşımaz. Dolayısıyla ona kıyas yapılmaz.

İllet ise böyle değildir. Zira illet, kendisinden dolayı konan hükme hass değildir. Bilakis o hükmü başkasına taşır, ona ve illete kıyas yapılır.

Mesela; akşam namazı vaktinin girmesi, akşam namazının var oluşunun sebebidir. Vacib oluşunun sebebi değil. Onun akşam namazından başkası için sebep olması da uygun değildir. Dolayısıyla ona kıyas yapılmaz. Fakat namazdan alıkoymak, Cuma ezanı okunduğunda alış-verişin haram olması hükmünün konulmasının illetidir. Allah’u Teâla’nın şu sözünün delâlet ettiği gibi:   إِذَا نُودِي لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ “Cuma günü namaza çağrıldığınızda alış-verişi bırakıp Allah’ın zikrine koşunuz.”[11]  Bu ayetin delâlet ettiği namazdan alıkoymak illeti, alış-verişe hass değildir. Bilakis alış-verişten başkasında gerçekleştiğinde hüküm o başkasına geçer. Dolayısıyla o illet vasıtası ile o hükme kıyas edilir. Böylece Cuma ezanı okunduğunda, kira sözleşmesi yapmak, yüzmek, yazı yazmak haram olur.

Buna göre illet, hükmün konulmasına sevk edendir. Sebep ise, hükmün bilfiil oluşmasına yani onun yerine getirilmesine sevk eder.

Buna binaen, Allah’u Teâla’nın şu sözü;  أَقِمْ الصَّلاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ “Güneşin batıya doğru meyletmesinden gecenin karanlığına kadar namaz kıl.”[12]  “illet” değildir, sadece sebeptir. Zira, güneşin batmaya yönelmesi, namaz kılmak için sebeptir, illet değildir.

Aişe RadıyAllah’u Anha’dan şöyle dediği rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem zamanında güneş tutuldu. Bunun üzerine, namaza toplanılması için bir çağrı yaptırdı. Sonra ayağa kalkıp iki rekatta dört rükulu ve dört secdeli bir namaz kıldırdı.”[13]    Bu da “illet” değildir, sadece bir sebeptir. Zira güneş tutulması, namaz kılmak için bir sebeptir, “illet” değildir.

Seleme b. el-Ekva’dan şu rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem akşam namazını, bir engel ile görünmeyecek şekilde güneş battığında kılardı.”[14]   Bu da illet değildir, sadece sebeptir. Zira bir örtü/engel ile görülmeyecek şekilde güneşin batması, akşam namazının kılınması için sebeptir, namaza illet değil.

İşte bunların hepsi ve benzeri sebep cinsindendir, illet cinsinden değil. Çünkü güneşin batıya yönelmesi, güneş tutulması, güneşin batması, bunların her biri hükmün bilfiil var olması için sebeptir, hükmün vacib oluşması için sebep değil. Yani bunlar, o hükmün belirli mükellef tarafından var edilmesi/uygulanması için sebeptir, hükmün konulması için sebep değil.

Bundan dolayı açığa çıkıyor ki; ibadetler de sebep olarak geçenler, illet değildirler ve bunlar ibadetleri tevfiki kılmaktadır. İbadetler illetlendirilmez ve onlara kıyas yapılmaz. Çünkü sebep, kendisi için sebep olduğu hususa hasstır, o da hükmün yerine getirilmesi içindir, hükmün teşri’i için değil.

 

İllet İle Menât Arasındaki Fark:
 

İllet, hükmün kendisinden dolayı var olduğu şeydir. Ya da başka bir ifade ile illet; hükme sevk eden husustur. Ona delâlet eden bir Şer’î delilin olması kaçınılmazdır.

Menât ise, Şeriat koyucunun hükmü kendisine bağlı ve asılı kıldığı husustur. Yani menât, hükmün kendisine uygun düştüğü meseledir, hükmün delili değildir ve illeti değildir.  المناط –“Menât” kelimesi,  الأناطة –“Enâte” fiilinin mekan ismidir. “Enâte”; “bağlamak, asılı kılmak” demektir. Bu lügavi mana, hükümle ilgili olarak “menât” kelimesinden kast olunandır. Zira bu kelimeye, bundan başka bir Şer’î mana geçmemiştir. Dolayısıyla lügavi mana, kendisi ile açıklama yapılan ve kast edilen olması gerekmektedir. Buna binaen “menât” kelimesinden kast olunan, hükmün kendisine bağlı/asılı olduğu şey olmaktadır.

Böylece hükmün menâtı; hükmün kendisine bağlı kılındığı yani asılı kılındığı şeydir. Kendisine bağlı kılınmak demek, hükmü kendisi için getirmektir. Böylece hüküm ona asılı ve bağlı olur. “Menât” kelimesinin açıklaması işte budur. Bu kelime için başka bir mana kesinlikle yoktur.

Buna binaen, tahkik-ul menât/menât araştırması, hükmün kendisi için geldiği şeyin vakıasına hakikatini anlamak için bakmaktır. Yani gelen hükmün delili bilinmiştir, illeti bilinmiştir. Fakat hüküm bu şeye bizzat uyuyor mu uymuyor mu? Delili ve illeti bilinen hükmün fertlerden bir ferde uyup uymadığına bakmak menâtın araştırılmasıdır.

Böylece hükmün menâtı, Şer’î hükümdeki naklî olmayan/vahyî olmayan yöndür. Zira menât, nakillerin dışındaki bir husustur. Menâttan kast edilen, Şer’î hükmün kendisine tatbik edildiği vakıadır.

* Şarap haramdır, dendiğinde, Şer’î hüküm şarabın haram olmasıdır. Belirli bir içeceğin, haramdır ya da haram değildir, diye hakkında hükmü uygulamak için şarap olup olmadığını araştırmak, menât araştırmasıdır. Zira o içecek hakkında haramdır denilebilmesi için, onun şarap olup olmadığına bakmak kaçınılmazdır. İşte şarap mı, değil mi diye o içeceğin hakikatine bakmak menât araştırmasıdır.

* Kendisinden abdest almanın caiz olduğu su mutlak sudur, dendiğinde Şer’î hüküm, mutlak sudan abdest almanın caiz olmasıdır. Kendisinden abdest almak caizdir ya da değildir, diye hükmü kendisine uygulamak için suyun mutlak olup olmadığını araştırmak, menât araştırmasıdır. Zira kendisinden abdest almak caizdir veya caiz değildir diyebilmek için suyun mutlak olup olmadığına bakmak kaçınılmazdır. İşte suyun gerçeğine bu bakış menât araştırmasıdır.

* Abdesti bozulan kimsenin namaz için abdest alması vacibtir, dendiğinde Şer’î hüküm, abdesti bozulan kimsenin namaz için abdest almasının vacib oluşudur. Kişinin abdestinin bozulup bozulmadığını araştırmak ise menât araştırmasıdır.

Böylece bu örneklerde menât araştırması; belirli bir içeceğin şarap olup olmadığını araştırmak, suyun mutlak su olup olmadığını araştırmak, kişinin abdestinin bozulup bozulmadığını araştırmaktır. Zira bu örneklerde menât; içecek, su ve kişidir. Buna göre menât araştırması; kendisi ile ilgili Şer’î hükmün onlara tatbik edilebilir olup olmaması bakımından bu hususların gerçeğine vakıf olmaktır. Dolayısıyla menât araştırması; Şer’î delilinin ya da Şer’î illetinin bilinmesinden sonra Şer’î hükmün durumlardan birisinde var olup olmadığını bilmek için bakmaktır.

* Kıble yönü, kendisine yönelme farziyetinin menâtıdır. Kendisine yönelme farziyeti ise Şer’î hükümdür. Bu, Allah’u Teâla’nın şu sözünün delâlet etmesinden bilinmektedir:     فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّوا  وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ   “Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin[15]     Bu yönün, kıble yönü olması, menâttır. Benzerlik veya şüphe etme durumunda, bunun araştırılması, menât araştırılmasıdır. Zira menât araştırması, hükmün mahalli olan şeyin araştırılmasıdır.

Bu açıklamalara binaen görülüyor ki; menât, illetten başkadır. Menât araştırması, illet değildir. Çünkü menât araştırması, kendisine hüküm tatbik edilmesi istenen şeyin hakikatine bakmaktır. Misal; bir içeceğin şarap olup olmadığına bakmak gibi, bir suyun mutlak su olup olmadığına bakmak gibi, bir kişinin abdestinin bozulup bozulmadığına bakmak gibi, bir yönün kıble yönü olup olmadığına bakmak gibi.

Tahkik ul-illet/illet araştırmasına gelince; o, hükme sevk edene bakmaktır. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in, kendisine kuru hurma ile taze hurma satışı hakkında sorulduğunda, أَيَنْقُصُ إِذَا يَبِسَ هل “Taze kuruduğunda noksanlaşır mı?” deyip “Evet” denildiğinde, فلا إذن    “Öyle ise hayır.”[16]  Demesine illet ile ilgili bir durum ifade edip etmediğini anlamak için bakmak gibi. Allah’u Teâla’nın şu; كَيْ لاَ يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الآغْنِيَاءِ مِنْكُمْ “Mallar sadece içinizde zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.”[17]   Sözüne illet durumu ifade edip etmediğine bakmak gibi. Allah’u Teâla’nın şu sözüne;   إِذَا نُودِي لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ   “Cuma günü namaza çağrıldığınızda alış-verişi bırakıp Allah’ın zikrine koşunuz.”[18],   فَإِذَا قُضِيَتْ الصَّلاةُ فَانتَشِرُوا فِي الأرْضِ   “Namaz kılındığında yeryüzüne dağılınız.”[19]   Bunlardan bir illet çıkartılır mı, çıkartılmaz mı, diye bakmak gibi. Allah’u Teâla’nın şu;    وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ       “... ve gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara…”[20] Sözüne, illete delâlet eder mi, etmez mi, diye bakmak gibi...

Menât araştırması, o hususun ancak kendisi ile bilindiği ilme bağlıdır. Böylece vahiyden başkasına; ilimlere, tekniklere, o hususu tanıtan bilgilere dayanır. Onun için menât araştırması yapan hakkında müçtehit olması şart koşulmaz. Bilakis o hususun âlimi olması yeterlidir.

İllet tahkiki ise; illetli olarak gelen nâssı anlamaya bağlıdır. Böylece vahye dayanır. Yani Kitabı ve Sünneti bilmeye dayanır. Onun için illet araştırması yapan hakkında müçtehit olması şart koşulur.

İşte illet ile menât arasındaki fark ve illet araştırması ve menât araştırması arasındaki fark budur.

İçtihat, menât araştırmasına bağlı olduğunda, bu; kendisinden menât araştırmasının öğrenilebilmesi yani menâtın araştırılabilmesi için Şer’î içtihat şartlarına sahip bir müçtehide ihtiyaç duymaz. Şu anlamda ihtiyaç duymaz: Şer’î delilleri bilmeye ve Arapçayı bilmeye ihtiyaç duymaz. Çünkü bu içtihattan kast edilen, konunun ne üzere olduğunu bilmektir, yani kendisine Şer’î hüküm tatbik edilen hususu bilmektir. Bunda sadece, bilinmesi kast edilen o konunun ancak kendisi ile bilindiği hususu bilmeye ihtiyaç duyulur. Dolayısıyla o kişinin, Şer’î hükmü, o gereklilik uyarınca indirilmesi için o şeyle ilgili bu bilgilerin alimi olması kaçınılmazdır. O kişi ister müçtehit olsun, ister müçtehidin o hususu tanımak için kendisine başvurduğu başka bir kişi olsun ya da o hususu şerh eden/açıklayan bir kitap olsun fark etmez.

Dolayısıyla menât araştırmasında, içtihatta şart koşulan Şer’î hususları bilmek ve Arapçayı bilmek şartı koşulmaz. Bilakis menât araştırmasında kendisine hüküm tatbik edilmek istenilen konuyu bilmesi  –onun dışındaki hususlarda tam cahil olsa da- yeterlidir.

* Senetlerin durumlarını, yolarını, sahihlerini, bozuklarını, metinlerinden gerekli olan ve olmayanını bilen muhaddis gibi. İster Şer’î ilimlerin âlimi olsun veya olmasın, ister Arapçayı bilsin veya bilmesin onun hadisle alakalı hususlardaki ilmine itibar edilir.

* Hastalıklar ve özürleri bilmek hususunda doktor, imalat hatalarını bilmek hususunda imalatçı, ticari malların değerini hatalarını bilmek hususunda piyasa uzmanları, lafzı ve manasını bilmek hususunda dil âlimi, aletleri icad eden, atom âlimi, uzay ilimlerinde uzman gibi, Şer’î hükmün menâtının vasıtası ile bilindiği her kimsenin müçtehit olması şart koşulmaz, hatta Müslüman olması da şart koşulmaz. Çünkü menât araştırmasındaki maksat, o hususun gerçeğine vakıf olmaktır. Bu ise, içtihatla alakalı değildir, Şer’î bilgilerle ve Arapça ile alakalı değildir. Bilakis bundan kast olunan, belirli bir hususla sınırlıdır, o da o hususun bilinmesidir.

Hükmün menâtının araştırılması, yani kendisine hüküm tatbik edilmesi istenilen şeyin araştırılması, mutlaka hükmün bilinmesinden önce olması gereken bir husustur. Menât araştırması yapılmadıkça hükmün bilinmesi mümkün değildir. Zira her Şer’î hüküm iki öncüle dayalıdır. Birincisi; menât araştırmasına bağlıdır. İkincisi; Şer’î hükmün kendisine bağlıdır. Birincisi, sadece aklîdir, yani düşünmek, zihinde tartmakla tespit edilir, nakli olanın dışında kalandır. İkincisi ise, naklîdir, yani Kitap, Sünnet ve sahabelerin icmâsından naklinin sahih olduğu Şer’î nâssın anlaşılması ile tespit edilir.

Dolayısıyla müçtehit önce, hakkında Şer’î hükmü açıklamayı istediği şeyin veya vakıanın veya olayın hakikatini anlamalıdır. Ona vakıf olduktan sonra, nakli olanları anlamaya geçer. Yani kendisinden o olay veya vakıa veya şey için hüküm çıkartmanın kast edildiği Şer’î nâssı anlamaya geçer. Ya da o olay ya da vakıa ya da o şeye tatbik edilmesi kast edilen Şer’î hükmü anlamaya geçer. Yani müçtehidin hükümleri çıkartırken ve benimserken şunları göz önünde bulundurması kaçınılmadır:

1- Vakıayı anlayıp iyice kavraması,

2- Sonra bu vakıanın Şer’î delilden çözümü hakkında vacib olanı anlaması. O vacib olan husus ise; bu vakıa hakkında kendisi ile hüküm verdiği Allah’ın hükmünü anlamaktır.

3- Sonra bunlardan birisini diğerine tatbik etmektir. Başka bir ifade ile vakıayı anlayıp iyice kavramayı Allah’ın hükmünü bilmeye bağlamasıdır.

 

İlletin Şartları:
 

İllet hakkında sekiz şart, şart koşulur:

1- İlletin, “sevk eden” manasında olması kaçınılmazdır.

İllet, öylesine bir vasıf olsaydı, onun ile illetlendirmek mümkün olmazdı. Çünkü o zaman hükme dair bir emare yani işaret olurdu. Dolayısıyla hükmün bilinmesinden başka onda bir faide de olmazdı. Hüküm ise hitap ile bilinir, kendisinden çıkartılmış illet ile değil. Onun için illet hakkında onun, “hükme sevk eden” olması şartı koşulur.

2- İlletin; zahir, belirgin, münasip manayı kapsayan bir vasıf olmasıdır. Yani illetlendirmek için “anlaşılır bir vasıf” olmasıdır.

Zira Şer’î nâsslarda çeşitli vasıflar geçer. Bu demek değildir ki, bu vasıflar, sırf Şer’î delillerde geçtikleri için Şer’î illetlerdir. Bilakis onlar, diğer vasıflar gibi sadece vasıflardır. Onları illet yapmaya uygun yapan, onların cümledeki belirli bir konum üzere konumlarıdır ve belirli bir vasıf oluşlarıdır. Onun için vasfın bizzat kendisinin ne olduğunun idrak edilmesi ve cümledeki terkip içindeki konumunun iyice anlaşılması kaçınılmazdır. Ta ki o vasıf illet yapılmaya uygun olsun ve kendisi ile illetlendirmek caiz olsun. Onun için illet hakkında; onun bir vasıf olması şart koşulur, o vasıfın da düzensizlikten uzak açık net olması şart koşulur, cümledeki konumunun da iletliliği ifade eden olması yani anlaşılır vasıf olması şart koşulur. 

3- İlletin, hükümde “etkili” olmasıdır.

Zira hükümde etkili olmazsa, illet olması caiz olmaz. İlletin hükümde etkili olmasının manası, müçtehitte hükmün, onun varlığıyla meydana geldiğine yani onun dışında bir şey olmaksızın ondan dolayı hükmün meydana geldiğine dair bir zannî gâlip oluşmasıdır.

Buna göre Allah’u Teâla’nın şu;    لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ     “Kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri ... için…”[21]   Sözü, illetle ilgili bir durum ifade etmez. Çünkü “yararları yakînen görme” vasfı hükümde etkili değildir. Dolayısıyla illet olmaz.

* Allah’u Teâla’nın şu;    كَيْ لاَ يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الآغْنِيَاءِ مِنْكُمْ     “Mallar sadece içinizde zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.”[22]   sözü ise, illetle ilgili bir durum ifade eder. Çünkü “zenginler arasında devlet olmama” vasfı hükümde etkili olmuştur, hüküm bunun sübutu ile hâsıl olmuştur.

Bundan dolayı illetin, “hükümde etkili olması” kaçınılmazdır.

4- İlletin, “sâlim” olmasıdır.

Kitaptan veya Sünnetten veya sahabelerin icmâsından bir nâssın onu reddetmemesidir.

5- İlletin, “sürekli” olmasıdır.

Yani illet ne zaman var olursa, hükmünün de var olmasıdır.

6- İlletin “geçişli” olmasıdır.

Zira geçişsiz olsaydı uygun olmazdı. Çünkü illetin faydası sadece kendisi ile hüküm tespit etmektedir. Geçişsiz illet; asıldaki hükmün nâss ya da icmâ ile sabit oluşundan dolayı ve illetin kendisi istinbat edilmiş/çıkartılmış olmasından dolayı asıldaki hükmü tespit eden değildir. Dolayısıyla o hükme fer’i olur. Böylece asıldaki hükmü tespit eden olsaydı, o hüküm de illete fer’i olurdu. Bu bir kısır döngüdür. Aynı şekilde geçişsiz illet, geçişli olmayışından dolayı, fer’ideki hükmü de tespit eden değildir. Onun için sahih olmaz.

7- İlletin “tespit edilmesi yolunun”, aynı Şer’î hükümde olduğu gibi “Şer’î” olmasıdır.

Yani illetin; Kitap veya Sünnet veya sahabelerin icmâsı ile tespit edilmesidir. Bu üç Şer’î delilden birisi ile tespit edilmediğinde, o Şer’î bir illet sayılmaz.

8- İlletin “Şer’î bir hüküm olmamasıdır”.

Zira Şer’î hüküm; Şer’î hükümle illetlendirilmez. Çünkü hüküm, hükmün illeti olsaydı, o, ya belirleyen bir emare manasıyla olurdu ya da hükme sevk eden manasıyla olurdu. Belirleyen emare manası ile olursa onunla illetlendirmek, doğru olmaz. Çünkü illet bir emare ve işaret değildir, sadece hükmün konulmasına sevk edendir. O, hükme sevk eden manasıyla olursa, vukuu bulması imkânsız olur. Çünkü o, hükmün kendisine sevk eden olmasını gerektirirdi. Yani hırsızın elinin kesilmesinin, hırsızın elinin kesilmesine sevk eden olmasını gerektirirdi. Bu ise olmaz. Onun için, illetin bir Şer’î hüküm olması uygun olmaz.


[1] Haşr: 7

[2] Haşr: 8

[3] Haşr: 7

[4] Dârektenî

[5] Ahmed b.Hanbel

[6] Tirmizi

[7] Dâremi, K. Buyu’

[8] Ahned b. Hanbel, Müs. 19774

[9] Ahmed b. Hanbel, Müs. Benî Hâşim, 2719

[10] Buhari, K. Mezâlim ve’l-Gısb, 2283

[11] Cuma: 9

[12] İsra: 78

[13] Müslim

[14] Müslim

[15] Bakara: 144

[16] Dârektenî

[17] Haşr: 7

[18] Cuma: 9

[19] Cuma: 10

[20] Tevbe: 60

[21] Hacc: 28

[22] Haşr: 7