İlletin Delilleri


İlletin ancak vahyin getirmiş olduklarından alınması caizdir. Yani sadece Kitap, Sünnet ve sahabelerin icmâsından alınması caizdir. Çünkü Kitap, lafız ve mana olarak vahiyle gelmiştir. Sünnet, mana olarak vahiyle gelmiştir. Sahabelerin icmâsı da bir delili keşfeder, yani Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den söylediği ya da yaptığı ya da hakkında sükût ettiği bir hususu keşfeder, dolayısıyla o da vahiyle gelenden sayılır. İllet bu üçünden birisinde geçtiğinde Şer’î illettir. Bunlardan birisinde geçmezse Şer’î illet sayılmaz, Şeriata göre bir değeri de yoktur.

Kitap ve Sünnetten Şer’î nâssların kapsamlı incelenmesinden açığa çıkıyor ki; Şer’î nâsslar illete ya açıkça, ya delalet olarak, ya istinbat yoluyla, ya da kıyas yoluyla delâlet etmektedirler. Şer’î illete, Şeriatta yani yani Şer’î nâsslar olarak itibar edilen nâsslarda, bu dört durumun dışında herhangi başka bir delâlet yoktur.

Şer’î nâss; illete, ya nâssta açıkça delâlet eder, yani nâssın lafızları veya terkibi ve tertibi illete delâlet eder, ya da illet bir tek nâsstan istinbat yoluyla elde edilir veya bir şeyin illet oluşu –toplamlarından değil- belirli delâlet edilenlerinden anlaşılan belirli çeşitli nâsslardan istinbat yoluyla çıkartılır. Ya da Şeriatın, kendisinden dolayı illet olarak itibar etmesine sebep olan hususu kapsamasından dolayı, nâss ve sahabelerin icmâsında geçmeyen illeti, Kitap veya Sünnet ile yani nâss ile ve sahabelerin icmâsı ile gelmiş olan başka bir illete kıyas ederek illet elde edilir. Yani nâssın getirmediği bu illet, Şeriat koyucunun illet oluşuna sevk eden olarak itibar ettiği şeyin kendisini içermektedir. Yani ondaki illetlik yönü, nâssın getirmiş olduğu illetteki illetlik yönünün aynısıdır.

I- Nâssın kendisine açıkça delâlet ettiği illete gelince:

O, nâssın mantukundan ya da mefhumundan anlaşılan illettir. Bu Kitaptan veya Sünnetten bir delilin delil getirmeye ve bakmaya/düşünmeye ihtiyaç duymaksızın dilde kendisi için konulan bir lafızla belirli bir vasıfla illetlendirilmeye delâlet etmesidir. Bu iki kısımdır:

1- İçerisindeki vasfın, hükmün illeti oluşunun açık olduğu husustur. Buna örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:   إِنَّمَا جُعِلَ الِاسْتِئْذَانُ مِنْ أَجْلِ الْبَصَرِ    “İzin istemek bakıştan dolayı konuldu.”[1] Yani başkasının evine girerken bakışın, kendisine bakılması haram olana düşmemesi için izin istemek hükmü konuldu.

Başka bir örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:   إِنَّمَا نَهَيْتُكُمْ مِنْ أَجْلِ الدَّافَّةِ الَّتِي دَفَّتْ فَكُلُوا وَادَّخِرُوا وَتَصَدَّقُوا “Ben size onu sırf (dışarıdan Medine’ye) gelen yoksul kafileden ötürü yasaklamıştım. Artık yiyin, saklayın, tasadduk edin.”[2]

Hadiste geçen  الدافة –“Dâffe”, kıtlık senesinde yiyecek toplamak için yavaş yavaş giden bir topluluktur. Bu lafız,  الدفيف  kelimesinden alınmıştır. O da,  الدبيب –Debîb “sürüngen” demektir. Hadisten kast edilen, gezgin kafile ya da düşmanına doğru yavaş yavaş hareket eden ordudur.

Bir başka örnek de, Allah’u Teâlâ’nın şu sözüdür:  مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ     “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğullarına şöyle yazmıştık:”[3]

2- İçerisinde  ل –Lâm,  كي –Key,  إن –İn,  ب –Bâ, gibi illet harflerinden bir harfin geçtiği husustur.

- ل –“Lâm”, harfine örnek Allah’u Teâlâ’nın şu sözüdür: لئلا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ    “Ki insanların Rasullerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın...”[4]    “Bir hüccet/bahane olmaması”, başına  ل –Lâm, gelmiş bir vasıftır. Dolayısıyla bu, onun Rasullerin gönderilişinin illeti olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü vasıf, kendisi ile illetlendirilendir, isim değil. Bu da dil ehlinin ل –Lâm’ın illetlendirme için olduğunu açıklamalarından ve onların lafızlar hakkındaki sözlerinin de hüccet oluşundan dolayıdır. Onun için başına  ل –Lâm gelen vasıfla illetlendirme Şer’î illet olmaktadır.

- كي –“Key”, harfine örnek Allah’u Teâlâ’nın şu sözüdür:  كَيْ لاَ يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الآغْنِيَاءِ مِنْكُمْ    “Mallar sadece içinizde zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.”[5]    Yani “devlet” zenginler arasında kalmasın, bilakis başkalarına da geçsin diye. Yani fey’den ensara verilmeden muhacirlere verilmesindeki illet, zenginliğin sadece onlar arasında dolaşmamasıdır.

Bir başka örnek de Allah’u Teâlâ’nın şu sözüdür:   لِكَيْ لا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ    “Ki evlatlıkları, karılarıyla ilişiklerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın.”[6] Yani Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in Zeyd’in boşanmış eşiyle evlendirilmesinin illeti, evlatlıklarının boşanmış eşleriyle evlenmekte mü’minlerin sıkıntı çekmemesidir.

- إن –“İn”, harfine örnek ise, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in Uhud’da şehit olanlar hakkında söylediği şu sözüdür:  زَمِّلُوهُمْ بِدِمَائِهِمْ فَإِنَّهُ لَيْسَ يَدْمَى لَوْنُهُ لَوْنُ الدَّمِ وَرِيحُهُ رِيحُ الْمِسْكِ  فِي اللَّهِ إِلَّا يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ  كَلْمٌ يُكْلَمُ  “Onları kanları ile gömün. Zira Allah yolunda yaralanan bir kimse Kıyamet Günü, rengi kan rengi, kokusu misk kokusu olan kan şah damarlarından akarken haşrolunacaktır.”[7]   Böylece şehidin yıkanmamsının illeti, Kıyamet Günü yaralarından kan akarak haşr olunacak olmalarıdır.

Rasulullah SallAllah’u Aleyhi Ve Selem bir ihramlı hakkında ona giysisini kıyas ederek şöyle dedi:     وَلَا تُمِسُّوهُ طِيبًا وَلَا تُخَمِّرُوا رَأْسَهُ فَإِنَّ اللَّهَ يَبْعَثُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مُلَبِّيًا   “Ona koku sürmeyin ve kafasını örtmeyin. Zira Allah onu Kıyamet günü ‘lebbeyk’ diyerek diriltecektir.”[8]

Bir başka örnek de, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kedinin temiz olması hakkındaki şu sözüdür:    إِنَّمَا هِيَ مِنَ الطَّوَّافِينَ عَلَيْكُمْ وَالطَّوَّافَاتِ   “Çünkü onlar sizin etrafınızda gezinip dolaşanlardandırlar.”[9]

Bir başka örnek de, Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: لا تَشْتَرُوا السَّمَكَ فِي الْمَاءِ فَإِنَّهُ غَرَرٌ “Sudaki balığı satmayın. Çünkü o yanıltır.”[10]

- ب –“”, harfine örnek Allah’u Teâlâ’nın şu sözüdür:    فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنْ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.”[11]     ب–“”, harfi, başına geldiği hususu, Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e nisbet edilen “yumuşak davranmanın” illeti yaptı.

Bir başka örnek de Allah’u Teâlâ’nın şu sözüdür:    جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Yaptıklarına karşılık olarak.”[12]

İşte bunlar, illetlendirme hakkında açık sîgalardır. Ancak sîganın illetlendirme ifade etmesi, sadece hakkında şu üç husus gerçekleştiğinde olur:

1- Harfin bizzat kendisinin dilde illetlendirme için konulmuş olması.

2- Başına geldiği hususun sıfat olması.

3- Bu sıfatın hüküm için uygun olması. Hükmün ona uymasına binaen olması.

Vasfın münasib olmasının manası; dilin konuluşundan dışarı çıkmamakla birlikte, onun uyumuna binaen hükme varmaktan dolayı o hükmün konuluş maksadı olmaya elverişli olanın meydana gelmesini gerektiren bir istikrarlı, açık vasıf olmasıdır.

Bu üç husus bir arada toplanırsa, sîga illetlendirmeyi ifade eder ve hakkında nâss gelen hükmü bu durumda illetlendirmek vacib olur. Bu üç husus bir arada toplanmadığında sîga, illetlendirme için olmaz. Buna göre Allah’u Teâlâ’nın şu sözlerindeki  ل –Lâm, illetlendirme için değildir. لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ   “...Kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri için.”[13]     لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا    “O, kendileri için bir düşman ve tasa olsun diye.”[14]     Bu ayetlerdeki  ل –Lâm, harfi illetlendirme için değildir, bilakis akibeti bildirmek içindir. Çünkü bu harf ne kadar dilde illetlendirme için konulmuş olsa da, onun uyumuna binaen hükme varmaktan hükmün konuluşuna maksat olmaya elverişli olanın meydana gelmesi gerekmemektedir. Çünkü hacc, bir takım yararları görmek için konulmadı. Firavun ve karısı, Musa’yı kendilerine düşman olsun diye almadılar.

Bir başka örnek de Allah’u Teâlâ’nın şu sözleridir:   ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ شَاقُّوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ “(Bu söylenenler), onların Allah’a ve Rasul’üne karşı gelmelerinden ötürüdür.”[15]   إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمْ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ    “Şeytan; içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak ... ister.”[16]     Bu sözlerdeki  ب – ve  إن –İnne, harfleri, illetlendirmek için değildirler. Çünkü her ne kadar bu harfler dilde illetlendirmek için konulmuş olsalar da, uygun bir vasfın başına gelmemişlerdir. Dolayısıyla onların bu ayetlerde illetlendirme için olmaları söz konusu olmaz.

II- Kendisine delilin delâlet ettiği illete gelince:

Bu, “tenbih” ve “im┠diye isimlendirilip iki kısma ayrılır:

1- Hükmün, kendisine ait bir mefhumu muvafaka ve mefhumu muhalefetinin olması bakımından anlaşılır bir vasfa baskın olmasıdır. Bu durumda vasıf, illet sayılır ve hükmün kendisi ile illetlendirilir.

Buna örnek Allah’u Teâlâ’nın şu sözüdür:  إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ  “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, zekât toplayan memurlara, kalpleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara,... mahsustur.”[17]  “Kalpleri ısındırılacak olanlar” zekât vermekle kalpleri ısındırılan Müslüman şahıslardır. Bu tabir bir isim değildir, sadece zekât verme hükmü için uygun bir vasıftır. Böylece onlara zekât vermenin illeti, “kalplerini ısındırmak” olmaktadır. Bunun gibi yoksullar, düşkünler, zekât toplayan memurlar da aynıdır. Zira zekât vermenin illeti, yoksul olmaları, düşkün olmaları ve zekât memuru olmalarıdır, yani bu vasıflar ile vasıflanmış olmalarıdır.

Bir başka örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: الْقَاتِلُ شيئا   و لا يَرِثُ “Katil bir şeye varis olamaz.”[18]   “Katil” kelimesi, anlaşılır bir vasıftır. Zira varis olmamanın illeti olduğuna delâlet etmektedir. Yani varis yapılmamasının illetinin “katil olması” olduğuna delâlet etmektedir.

Başka bir örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: لا ضمان على مؤتمن  “Emanet edilene tazmin etmek yoktur.”[19] Tazmin etmenin illeti, emanet edilen olmasıdır. Çünkü “emanet edilen” lafzı, tazmin etmeme hükmüne uygun bir vasıftır. Dolayısıyla illettir.

Bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: لا يَرِثُ الْمُسْلِمُ الْكَافِرَ ولا الْكَافِرُ الْمُسْلِمَ “Müslüman kâfire, kâfir de Müslüman’a varis olmaz.”[20]  Bu delâlet ediyor ki, onun varis yapılmamasının illeti, kâfir olmasıdır.

Bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: مَنْ أَسْلَفَ فَلْيُسْلِفْ فِي كَيْلٍ مَعْلُومٍ وَوَزْنٍ مَعْلُومٍ إِلَى أَجَلٍ مَعْلُومٍ      “Ödünç veren, belirli bir zamana kadar belirli bir ölçü ve tartıda ödünç versin.”[21]   Ödünç vermenin caiz oluşu hakkındaki illet, onun ölçülen ve tartılan olmasıdır. Çünkü ödünç vermenin caiz oluşu hükmüne uygun bir vasıftır. Böylece onun, belirli ölçüde ve belirli tartıda olması illetidir. Vb.

2- İlletlendirmenin, konuluş bakımından lafzın delâlet edileninden dolayı gerekli olmasıdır, lafzın konuluşu ile illetlendirmeye delâlet eden olması değil. Bu beş çeşittir:

a- Hükmün, sebeb olma ve takip etme  ف –’sı ile vasfa dayandırılmasıdır. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem‘in şu sözlerinde olduğu gibi:   إِذَا بَايَعْتَ فَقُلْ لا خِلابَةَ “Satış yaptığında, cezb edici olmayan şekilde söyle.”[22]   “Cezb edici söz” hilekârlıktır.  مَنْ أَحْيَا أَرْضًا مَيْتَةً فَهِيَ لَهُ    “Kim ölü bir araziyi ihya ederse, o onundur.”[23]    ملكت نفسك فاختاري   “Nefsinin sahibisin. O halde seçimini yap.”[24] 

فا –, harfi; hükmün kendisinden çıktığı herhangi bir cümlede vasfın başına geldiğinde, illetlendirme ifade eder, ister hükmün başına gelsin, ister vasfın başına gelsin, fark etmez. Zira  فا –, harfı bunun gibi şekillerde sebeb olmak için konulmuştur. Dolayısıyla illetle ilgili durumu ifade eder.

فا –, harfinin, lügatte mutlak birleştirme manasına geçmesi, “erteleme” ve “mühlet” kast edildiğinde ثم –Sümme, manasında geçmesine gelince, bu, yukarıdaki örneklerde zahir değildir. Ayrıca “sebeb olma” ve “takip etme” işlevine engel olan bir karinenin varlığı halinde bulunmaktadır. Bunun için bunlarda asıl olan, illetlendirme ifade etmesidir. Birleştirme ve erteleme işlevi, asıl olanın karşıtıdır. Zira  فا –, harfi, lügatte tertip ve takip için konulmuştur. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünde olduğu gibi:   مَنْ حَاطَ حَائِطًا عَلَى أَرْضٍ فَهِيَ لَهُ   “Kim işletilmeyen boş bir araziye duvar çekerse, o onundur.”[25] Bu sözdeki  ف –, harfi, illetle ilgili durumun çıkartılmasına delâlet etmektedir. Çünkü burada  ف –, harfi, takip içindir. O zaman hükmün kendisinden çıkartıldığı hususun ardından geleni tespit etmesi gerekir. Dolayısıyla onun hükme sebep olması gerekir. Zira  ف –, harfi, tertip ve takip için konulmasında, sebep oluşu ifade eder. Dolayısıyla illetle ilgili durumu ifade eder. Buna göre bu harf bundan başkasında kullanıldığında, asıl olandan başkasında kullanılmış olur.

b- Bir olay olup onun Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e sunulması, bunun üzerine hemen Nebi’in bir hüküm vermesi, vuku bulan oluşumun o hükme illet olduğuna delâlet eder.

Buna örnek; Buhari’nin Ebu Hureyre yoluyla tahriç ettiği şu rivayette olduğu gibidir: “Bir bedevi Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e gelip; “Mahfoldum” dedi. Bunun üzerine Nebi ona;  ولم “Ne için?” dedi. O da; “Ramazan gündüzü kasten eşimle cinsi ilişkide bulundum” dedi. Bunun üzerine Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi:   فَأَعْتِقْ رَقَبَةً  “Bir köle azad et.”[26]   Bu rivayet, Ramazan gündüzünde cinsi ilişkide bulunmanın, köle azad etmenin illeti olduğuna delâlet etmektedir. Zira biliyoruz ki; o bedevi, Şeriata göre hükmünün açıklanması için Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e bir olay hakkında soru sordu. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de o hükmü sadece o soruya cevap şeklinde zikretti, o hükmü sorudan önce zikretmemişti, soruyu cevapsız bırakmadı, cevabı ihtiyaç duyulan vakitten sonraya ertelemedi. Hâlbuki bunların hepsi de mümkündü. Ancak zahirde öyle değil. O, onun sorusu hakkında bir cevap olunca, hakkında cevap olan sorunun zikredilmesi, cevap verenin sözündeki cevapta takdir edilmiş olmaktadır. Zira sanki şöyle demiş oluyor: “Cinsi ilişkide bulundun, kefaretini öde!”

c- Şeriat Koyucunun, hükümle birlikte bir vasıf zikretmesi, kendisi ile illetlendirme takdir edilmeseydi, onun zikredilmesinin bir yararı olmazdı. Zira Şeriat Koyucu, yararı olmayan iş yapmaktan tenzih edilir. Şer’î nâsslarda zikredilen bir hususun genellikle bir Şer’î itibarı olur. Onun için bu vasıf illet olarak itibar edilir, nâss da illetli olur. Sözün bir soruya cevap olması gibi. İster vasıf soru mahallinde olsun, ister soru mahalline karşılık olarak hükmün beyanında soru mahallinden sapmış olsun, fark etmez.

Buna örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den yapılan şu rivayettir: “Kuru hurma ile taze hurma satışının caiz olup olmadığı sorulduğunda Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle dedi:   أَيَنْقُصُ إِذَا يَبِسَ قَالُوا نَعَمُ فلا إذن    “Taze hurma, kuruduğunda noksanlaşıyor mu?” Dediler ki “Evet”. O da; “O halde hayır.” dedi.”[27]    Taze hurmanın kuruduğunda noksanlaştığına dair onların cevabındaki “noksan vasfının” hükümle birleştirilmesinin abes olması mümkün değildir. Bilakis bu birleştirmede bir yararın olması kaçınılmazdır. Rasul’ün taze hurma satışı hakkındaki cevabının فلا إذا  “Öyleyse hayır” sözünde ف –, harfi ile birlikte olması; “noksanlığın” taze hurmayı kuru hurma ile satıştan kaçınma hükmünün illeti olduğuna delâlet eden illetlendirme sîgasındandır. Bu hüküm, ف –, harfi ile ve onun da  إذا –“İzen”, harfiyle birleştirilmesi ile çıkartılmıştır. Bu örnekte vasıf, soru mahallinde gerçek olarak zikredilmiştir.

Vasfın soru mahallinden başka yerde zikredildiği duruma gelince; bu hükmün beyanında, soru mahalline karşılık olarak zikrine sapıyor olmasıdır. Buna örnek şu rivayettir: “Has’am’lı hizmetçi kadın gelip Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e şöyle sordu: Ya Rasulullah, annem boynunda hacc borcu olduğu halde vefat etti. Onun yerine ben haccetsem, bunun ona faydası olur mu? Bunun üzerine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem dedi ki:  أَرَأَيْتِ لَوْ كَانَ عَلَى أُمِّكِ دَيْنٌ أَكُنْتِ قَاضِيَةً اقْضُوا اللَّهَ فَاللَّهُ أَحَقُّ بِالْوَفَاءِ    “Ne dersin, annenin bir borcu olsaydı onu öder miydin? Allah’a borçları ödeyin. Zira Allah borcu ödenmeyene daha layıktır.”[28]  Has’am’lı kadın sadece hacc hakkında sordu. Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, Ademoğlunun borcunu zikretti. Bununda hakkında sorulana karşılık olarak zikretti, sorunun kendisine cevap değil. Fakat onun zikredilmesi, hakkında sorulan hükmü kendisinden çıkaran oldu. Zira hükmün, “borç” vasfı ile birleştirilmesinin abes olması mümkün değildir. Bilakis onun bir fayda için olması kaçınılmazdır. Böylece Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in bu vasfı, hükmü kendisine bağlayarak zikretmesi, onunla illetlendirmeye delâlet etmektedir. Aksi halde onu zikretmesi abes olur.

d- Nâssta bir hususun hükmü zikredilir. Sonra onun zikredilmesini, o husus ile başka bir hususu bir birinden ayırt etmenin zikredilmesi takip eder. Hâlbuki o ikisinin bir birinden ayırt edilmesi zikredilmeseydi, hüküm sonraki hususu da kapsıyor olacaktı.

Buna örnek, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:   الذَّهَبُ بِالذَّهَبِ وَالْفِضَّةُ بِالْفِضَّةِ وَالْبُرُّ بِالْبُرِّ وَالشَّعِيرُ بِالشَّعِيرِ وَالتَّمْرُ بِالتَّمْرِ وَالْمِلْحُ بِالْمِلْحِ مِثْلًا بِمِثْلٍ سَوَاءً بِسَوَاءٍ يَدًا بِيَدٍ فَإِذَا اخْتَلَفَتْ هَذِهِ الْأَصْنَافُ فَبِيعُوا كَيْفَ شِئْتُمْ إِذَا كَانَ يَدًا بِيَدٍ  "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Bu cinsler farklı olduğu takdirde peşin ise dilediğiniz gibi satın."[29] 

Buğdayın buğday ile satışın hükmünü, ondan nehiy olarak zikretmiştir. Sonra onu hububattan buğday-arpa gibi cins farkı olduğunda birbiri ile satışın caiz olduğunun zikredilmesi takip etmiştir. İki hüküm arasındaki bu ayırt etme, cinslerin bir olmasının satıştan nehyin illeti olduğuna delâlet etmektedir. Bunun delili de cinslerin farklı olması halinde, onu satışın mubah kılınmasıdır.

Bu ayırt etme, bu çeşitte eşya arasında ayırt etme manasının anlaşıldığı çeşitli lafızlarda olur.

- Bunlardan birisi; ayırt etmenin şart ve ceza/karşılık lafzıyla olmasıdır. Şu örnekte olduğu gibi:    فَإِذَا اخْتَلَفَتْ هَذِهِ الْأَصْنَافُ فَبِيعُوا كَيْفَ شِئْتُمْ إِذَا كَانَ يَدًا بِيَد   “Bu cinsler farklılaştığında peşin olarak istediğiniz gibi satın.”

- Ayırt etmenin, gaye ile olmasıdır. Allah’u Teâlâ’nın şu sözünde olduğu gibi:   وَلا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّى يَطْهُرْنَ  “Temizleninceye kadar kadınlara yaklaşmayın.”[30] Buna bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:   لا تَبْتَاعُوا الثِّمَارَ حَتَّى يَبْدُوَ صَلاحُهَا  “Uygunluğu açığa çıkıncaya kadar meyveleri satmayın.”[31]   Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in siyahlaşasıya kadar üzümü, büyüyesiye kadar tahılı satmaktan nehyetmesi gibi.

- Ayırt etmenin istisna ile olmasıdır. Allah’u Teâlâ’nın şu sözünde olduğu gibi:    فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ إِلاَ أَنْ يَعْفُونَ    “Tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vazgeçmeleri... hali müstesna.”[32]

- Ayırt etmenin,  ولكن –“Velakin/Fakat”, gibi düzeltme lafzı ile olmasıdır. Allah’u Teâlâ’nın şu sözünde olduğu gibi:  لا يُؤَاخِذُكُمْ اللَّهُ بِاللَّغْوِ فِي أَيْمَانِكُمْ وَلَكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمْ الأيْمَانَ “Allah sizi yeminlerinizdeki lağvden (kasıtsız yeminden) dolayı sorumlu tutmaz. Fakat bağlanmış olduğunuz yeminden dolayı sizi sorumlu tutar.”[33]

- Ayırt etmenin, iki şeyden birisinin, diğerinin zikredilmesinden sonra, sıfatlarından birisinin zikredilmesi ile yeniden başlaması şeklinde olmasıdır. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünde olduğu gibi: وللراجل سَهْم  ولِلْفَارِس ثَلاثَةَِ  “Yayalara bir hisse ve süvariye üç hisse..”[34]

e- Şeriat Koyucunun hükümle beraber anlaşılır bir vasıf zikretmesidir. Bu, illetlendirme içindir, ondaki illetlendirme şekli anlaşılır durumdadır. Buna örnek, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözünde olduğu gibi: لا يَقْضِي الْقَاضِي بين أثنين  وَهُوَ غَضْبَانُ   “Kadı gazaplı iken hüküm vermez.”[35]   Şeriat Koyucu, hüküm vermekten nehy ile birlikte öfke halini de zikretmiştir. “Öfkeli olmak”, illetlendirmek için olduğu anlaşılır bir vasıftır. Anlaşılır ki, hüküm vermekten nehyin illeti, fikir karşılığının ve durum bozukluğunun olması halidir. Dolayısıyla bu, öfkenin illet olduğuna delâlet etmektedir.

 -Ebu Hureyre’nin Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den yapmış olduğu şu rivayet de buna örnektir: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, şehirlinin çölde yaşayan bedeviye satışını yasakladı.”[36]  Şehirlinin bedeviye satış yapmasının yasaklanması zikredildi. Nehiy ile birlikte, satış yapanın şehirli olduğu, müşterinin de bedevi yani çölden gelen olduğu zikredildi. Bunların her ikisi de satış yapmanın yasaklanmasında illetlendirme için oldukları anlaşılır vasıftırlar. Anlaşılıyor ki, o yasaklamanın illeti, bedevinin piyasa fiyatlarının cahili olmasıdır. Dolayısıyla bu, müşterinin bedevi oluşunun illeti olduğuna delâlet eder. Çünkü o, piyasa fiyatlarını bilmez. Bu da illetlendirme yönüdür.

-Satılmak için pazara getirilmekte olan malın yolda karşılanmasının yasaklanması gibi. Bundaki illetlendirme yönü açıkça geçmiştir. Ebu Hureyre’den rivayet edilmiştir ki: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem satılmak için getirilen malın yolda karşılanmasını yasakladı. Zira bir insan onunla karşılaşıp hoşuna giderse alır. Mal sahibi de pazara geldiğinde malında serbesttir.”[37]

- Aynı şekilde birisi; “Alim, ikram eder/saygı ile davranır. Cahil ise, aşağılar.” dediğinde; o, ikram etmekle birlikte, illetlendirme için anlaşılır bir vasıf olan hikmeti zikretti. Anlaşılır ki; ikram etmenin illeti, âlimin ilimden üzerinde bulunduğu haldir. Ayni şekilde hor görmekle birlikte illetlendirme için anlaşılır bir vasıf zikretti. Anlaşılır ki hor görmenin illeti de, bilgisizlikten üzerinde bulunduğu haldir, yani cehalettir.

İşte böyle, illetlendirme için olduğu anlaşılır her vasıftaki illetlendirme yönü de anlaşılır. Eğer Şer’î nâssta hükümle birlikte zikredilirse hükmün illeti olur. Var olup olmaması bakımından hüküm illetlendirilen ile birlikte döner.

III- İlletin bir tek nâsstan ya da belirli çeşitli nâsslardan istinbat yoluyla elde edilmesine gelince: Bu şöyle olur: Şeriat Koyucu, bir durumda bir hususu emretmiş olur ya da nehyetmiş olur. O durum ya o hususla birlikte nâssta zikredilmiştir ya da nâssta onun fiilen varlığını tayin eden fiili karinelerden anlaşılır. Sonra o halin ortadan kalkmasından dolayı emrettiği hususu nehyeder veya nehyettiği hususu emreder. Böylece o zaman anlaşılır ki; hüküm, o durum ile ya da ona delâlet eden ile illenlendirmiştir. Buna örnek:

Allah’u Teâlâ’nın şu sözünde olduğu gibidir:   يا أيها الذين آمنوا إِذَا نُودِي لِلصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ      “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınızda alış-verişi bırakıp Allah’ın zikrine koşunuz.”[38] Ayetin konusu, Cuma namazı hükümlerini açıklamaktır, alış-veriş hükümlerini açıklamak değil. Alış-verişin yasaklanması, Cuma ezanının okunması halinde geçerli olmaktadır. Sonra nâss gelip şöyle dedi: فَإِذَا قُضِيَتْ الصَّلاةُ فَانتَشِرُوا فِي الأرْض وابتغوا من فضل اللهِ     “Namaz kılındığında yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin.”[39] O halin ortadan kalkması halinde de yeryüzüne dağılmayı ve Allah’ın lütfundan istemeyi emretti. Bu emrin geldiği hal ise; Cuma namazının edasının bitmesi yani Cuma namazının sona ermesiyle birlikte alış-verişin caiz olması halidir. Bundan, Cuma ezanının okunması halinde alış-verişin yasaklanmasının illetinin, o halin kendisine delâlet ettiği “namazdan alıkoyma” olduğu istinbat edilir.

Bir başka örnek de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:   الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلاثٍ الْمَاءِ وَالْكَلا وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.”[40]  Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem ’den sabit olmuştur ki, insanların arazilerindeki kuyulara, Medine ve Taif’teki suya fertlerin sahip olmalarına sükût etmiştir. Fakat Rasul’ün fertlerin mülk edinmelerine izin verdiği kuyular; toplumun kendilerine ihtiyaç duymadığı ve bahçe gibi yetiştirilmesi için var olan kuyulardır. Bu durumda onlara izin verilmesi, suda ortaklığın ancak toplumun kendisine ihtiyaç duyduğu durumda olduğuna delâlet eder. Bundan, suya toplumun ihtiyacının olması, sudaki ortaklığın illeti olduğu yani suyun toplumun ihtiyaçlarından olmasının, ondaki ortaklığın illeti yani onun kamu mülkiyetinden oluşunun illeti olduğu istinbat edilir.

Böylelikle ortaklık sadece o üç hususta olmaz, bilakis toplumun ihtiyaç duyduğu her hususta ortaklık olur. Bu üç husustan (su, mera, ateş) herhangi birisine toplumun ihtiyacı kalmadığında illetin gitmesinden dolayı ondaki ortaklık da gider.

İşte, içerisinde bir hal veya vasıftan dolayı hüküm geçen, sonra da o hükme muhalif bir hükümle emretmek hususunda başka bir nâssın geldiği her nâss böyledir. Zira o iki nâsstan, o halin ileti olduğu ya da hükmün illetine delâlet ettiği istinbat edilir.

Bundan dolayı, Şeriat Koyucu bir hususu genel olarak nehyederse ve o hususun iki halinden birinde de onu mubah kılarsa, genel nehyin varlığıyla birlikte o durumun iki halinden birinde mubah kılınmasından, nehyin illetinin, içerisinde mubah kılındığı halin karşısındaki hal olduğu istinbat edilir.

IV- Kıyas yoluyla elde edilen illet: Bu illet Şer’î delille bizzat gelmemiştir. Fakat zatı ve cinsi bakımdan onun benzerini Şer’î nâss getirmiştir. Dolayısıyla bizzat Şer’î delilin getirmediği illet Şer’î nâssın getirdiği illete kıyas edilir. Çünkü Şer’î nâssın getirmiş olduğu illetlendirme yönü onda vardır.

Fakat kendisine kıyas edilen illet hakkında şu şart koşulur: Onun, illetlendirme için olduğu anlaşılan ve kendisindeki illetlik durumu anlaşılan bir nâsstan alınmış olmasıdır. Tâ ki illetlendirme yönü nâssta geçmiş olsun. Böylelikle o illet, vahiyle gelenlerden sayılır. Zira illetlendirme yönünü vahyin getirmiş olması, vahyin getirmiş olduğu illete kıyas yapılmasını sağlar.

İşte içerisinde bir illetin bir illete kıyasının caiz olduğu tek hal budur. Bu halin dışındakilerde illetin illete kıyası kesinlikle caiz olmaz. Zira bir illetin bir illete kıyası, kendisi için bizzat Şer’î delilin geçmediği hükmün, kendisi için Şer’î delil geçen hükme kıyas edilmesi gibidir. Nasıl ki, hükmün hükme kıyası, kendisine kıyas edilen hüküm Şeriatın delâlet ettiği Şer’î bir illetle illetli olmadıkça caiz değildir. İki işlev arasındaki sırf benzerlikten dolayı hükmün hükme kıyası caiz değildir. Aynı şekilde illetin illete kıyası da; kendisine kıyas edilen illet, Şeriat tarafından illetlik yönünün açıklanmasıyla illet olması bakımından illetli olmadıkça, yani illetlik yönü Şeriat ile gelmiş olmadıkça caiz değildir. İki illet arasındaki sırf benzerlikten dolayı illetin illete kıyası caiz değildir.

Onun için, illetlendirme için olduğu anlaşılan ve içerisindeki illetlendirme yönü için anlaşılan bir vasıfta olmadıkça illetin kıyası caiz olmaz. Zira illetin bir illete kıyasında, illet hakkındaki illetlendirme yönünün, ya Şeriat Koyucu tarafından ya da dilin delâlet edileni tarafından beyanı kaçınılmazdır. Onun hakkında bu açıklama yapıldığında, illette üzerinde kıyas yapmanın caiz olduğu husus olan illetlendirme yönü bulunmuş olur. Bu tamamen kendisine kıyas yapılan hükümde, kıyasın içinde meydana geldiği illetin bulunması gibidir. Dolayısıyla illette, içerisindeki illetlendirme yönünün Şeriat tarafından yapılan beyanı bulunduğunda –ki bu illete delâlet eden nâssın illetteki illetlik yönünü açıklamış olması ile olur- o zaman, bu illete kıyas yapılması caiz olur. Bu açıklanmadığında o illete kıyas yapılması caiz olmaz.

İncelendiğinde anlaşılır ki; bu ancak bir durumda mevcuttur. O da, illetin, illetlendirme için olduğu anlaşılır ve içerisinde illetlendirme yönü anlaşılır bir vasıftan alınmış olmasıdır. Bunun dışında kalan durumlarda illet hakkında kıyas yapmak kesinlikle caiz olmaz.

Dolayısıyla; istinbat edilmiş veya anlaşılır olmayan vasıftan alınmış illete kıyas yapılmaz, câmid/donuk isime kıyas yapılmaz. Çünkü o vasıf değildir, illetlik manası içermez, dolayısıyla ona kıyas yapılmaz.

* Şeriat Koyucunun hükümle birlikte zikrettiği, lafzında dilin konuluşuna göre illetlik yönünün anlaşılır olduğu vasfa örnek; Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:    لا يَقْضِي الْقَاضِي بين اثنين  وَهُوَ غَضْبَانُ      “Kadı, gazaplı iken iki kişi arasında hüküm vermez.”[41]   “Öfkeli hal”, hüküm vermekten nehyin illetidir. Zira o, hüküm vermeye engel olma illetidir.  الغضب –“Gazap/öfke” lafzından, onun öfkeli olmasının, hüküm vermekten nehyetmenin illeti olduğu anlaşılır. Onu illet yapan, fikrin ve durumun karışmasıdır. Dolayısıyla bu illete, içerisinde fikir karışıklığının ve durum karışıklığının hâsıl olduğu her husus, kıyas edilir. Mesela; açlık gibi. Dolayısıyla kadı, aç iken hüküm vermez. Böylece “öfkelilik”, kendisine kıyas yapmak için asıl olarak alınan illet olmaktadır. Bu illet incelendiğinde açığa çıkıyor ki; o, onu illet yapan sebebi anlaşılır kılan uygun bir vasıftır yani o, illetlendirme için olduğu anlaşılan ve içerisindeki illetlik yönü anlaşılan bir vasıftır. Onun için ona kıyas yapılması sahih olur.

* Şeriat koyucunun hükümle birlikte zikrettiği, Şer’î nâssın ondaki illetlik yönünü açıklayarak geldiği vasfa örnek ise; Ebu Hureyre’den yapılan şu rivayettir: “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem satılmak için getirilen malı yolda karşılamayı yasakladı. Zira bir insan onunla karşılaşıp hoşuna giderse alır. Mal sahibi de pazara geldiğinde malında serbesttir.”[42]

Satılmak için getirilen malı yolda karşılamak, onun satışının caiz olmayışının illetidir. Onun illet oluşunun yönü ise, nâssın kendisinin açıkladığı gibi mal sahibinin piyasa fiyatını bilmemesidir. Zira nâssta geçen “pazara geldiğinde” sözü yani piyasa fiyatlarını bildiğinde, demektir. Dolayısıyla satılmak için getirilen malın yolda karşılanmasına, şehirde otursa da, piyasa fiyatını bilmeyen herkese kıyas edilir. Mesela; hapisten yeni çıkan mahpusun satış yapması da, satılmak için getirilen malın karşılanmasına kıyas yapılarak caiz olmaz. Çünkü onda da satılmak için getirilen malın yolda karşılanmasında olan husus vardır, o da “piyasa fiyatlarının bilinmemesidir”.

İşte, illet olarak itibar edilmesine delâlet eden bir delilin Şeriattan gelmediği, fakat kendisinde içindeki illetlilik yönünden dolayı illet olarak itibar edilmesine delâlet eden bir delilin Şeriattan geldiği vasıfta bulunan hususun bulunduğu her mesele böyledir. Dolayısıyla onun kıyas yoluyla illet sayılması caiz olur. Onun hükmü, illet oluşuna dair Şer’î nâssın geçtiği hususun hükmü olur. Şu daima göz önünde bulundurulmalıdır ki; bu, sadece üzerinde kıyasın yapıldığı aslın, illetlendirmek için olduğu anlaşılır ve kendisindeki illetlik yönü anlaşılır bir vasıf olması halinde olur.

Kısaca; kıyas yoluyla elde edilen illette, onun kıyas için asıl olarak alınan illet olması için şu üç şartın kendisinde olması şart koşulur:

1- Câmid/donuk isim değil, sıfat olması.

2- Anlaşılır vasıf olması. Yani lafzın delaletinden olmayan başka bir manaya delâlet eden, yani kendisinin illetlendirme için olduğuna delâlet eden olması.

3- Kendisindeki illetlik yönüne delâlet eden olması.

Onun için câmid lafızlar illetlendirmeye kesinlikle dâhil olmazlar. Buna örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür:         الذهب بالذهب مِثْلاً بِمِثْلٍ وَالْفِضَّةُ بِالْفِضَّةِ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَالتَّمْرُ بِالتَّمْرِ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَالْبُرُّ بِالْبُرِّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَالْمِلْحُ بِالْمِلْحِ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَالشَّعِيرُ بِالشَّعِيرِ مِثْلاً بِمِثْلٍ فَمَنْ زَادَ أَوِ ازْدَادَ فَقَدْ أَرْبَى      “Altın altın ile gümüş gümüş ile, hurma hurma ile, buğday buğday ile, tuz tuz ile, arpa arpa ile aynı miktarda olarak (aranızda mübadele edin). Kim bunlarda artırma yapar veya artırılmasını isterse, faiz almış olur.”[43]  Bu hadisin içerisinde geçen hususlar illetlendirilmez. Çünkü onda geçen bu şeyler câmid lafızlardır, vasıf değildirler. Bunlarla illet algılanmaz. Onlarda ne delil bakımından ne de Şeriata göre illetlendirme anlaşılmaz. Dolayısıyla ribanın haram oluşu bu altı eşya ile sınırlandırılır. Faizle ilgili mallar sadece bu altı hususta sınırlı olmaktadır.

Şöyle denilmez: “Altında faizin haram oluşu, onun ölçüt oluşundan dolayı ya da değerli bir maden olduğundan dolayıdır. Dolayısıyla onda ribanın haram kılınışının illeti, onun altın ya da gümüş olması ve ondaki illetlik cins ölçütü olması ya da değerli maden olması yapılır.”

Böyle denilmez. Çünkü altın ve gümüş kelimesi, câmid bir isimdir, bir vasıf değildir. Dolayısıyla illet olması, kesinlikle mümkün olmaz ve ona kıyas yapılmaz. Ayrıca herhangi bir illetlendirme içermemektedir. Dolayısıyla o, illet olmadığı için ona hükmün kıyası yapılmaz. İllet olmamasına ilaveten, onda illetlik yönüne delâlet etmediğinden dolayı ona illetin kıyası da yapılmaz.

Şöyle de denilmez: “Buğday, arpa, hurma ve tuzda ribanın haram kılınması, ölçüt oluşlarındandır. Dolayısıyla ondaki haram kılmanın illeti, onun buğday olması ya da arpa olması ya da tuz olması olmaktadır, ondaki illetlik yönü de cins ölçütü olması ya da yiyecek olmasıdır.”

Böyle denilmez. Çünkü “buğday”, “arpa”, “hurma” ve “tuz” kelimeleri, câmid isimlerdir, vasıf değildirler. Dolayısıyla illet olmaları kesinlikle uygun olmaz ve onlara kıyas yapılmaz. Ayrıca onlar, herhangi bir illetlendirmeyi içermemektedirler, onlarda illetlik yönüne delâlet etmemektedirler. Dolayısıyla onlara kıyas yapılmaz. Böylece onlar illet olmadıklarından dolayı onlara bir hükmün kıyası yapılmaz. İllet olmamalarına ilaveten kendilerinde illetlik yönüne delâlet etmediklerinden dolayı onlara bir illetin kıyası da yapılmaz.

Şöyle de denilmez: “Ondaki illet, fazlalıktır. Bu ise her cinste gerçekleşir. Dolayısıyla bir tek cinsin mutlak olarak alıp verilmesi/değişimi haram kılınır. Yani fazlalıktan dolayı cinsin mutlak oluşu haram kılınır.”

Böyle denilmez. Çünkü hadisteki;  مثلا بمثل “Aynı miktarda” sözü, haram kılınışın illeti değil, bir vasıftır. Ondan, illet olmasının anlaşılması, hem dil bakımından hem de Şeriata göre mümkün değildir. Onun için hüküm câmid lafza baskın kalmaktadır. Bunun için hadisin sonunda;   فَمَنْ زَادَ أَوِ ازْدَادَ فَقَدْ أَرْبَى    “Kim bunlarda artırma yapar veya artırılmasını isterse, faiz almış olur.”   Yani, kim bu nâssla belirlenmiş hususlarda artırır ya da arttırırsa, demektir. Dolayısıyla fazlalık, haklarında nâss olduğundan dolayı bu hususlarda olmakla sınırlıdır. Çünkü  مثلا بمثل “aynı miktarda” sözü ve فَمَنْ زَادَ أَوِ ازْدَادَ فَقَدْ أَرْبَى   “Kim bunlarda artırma yapar veya artırılmasını isterse, faiz almış olur.” sözü bu altı hususa vasıf olarak gelmişlerdir. Onun için bu vasıf onlardan her birisi ile tekrarlanmıştır ki, ondaki vasıfla ilgili durum gerçekleşsin ve bunu   فَمَنْ زَادَ أَوِ ازْدَادَ فَقَدْ أَرْبَى   “Kim bunlarda artırma yapar veya artırılmasını isterse, faiz almış olur.”  sözü ile pekiştirmiştir. Bundan dolayı elmas ve cevher gibi değerli mücevher ve benzerlerinin haklarında nâss olmadığından dolayı artırılır ya da arttırılır olsa da alıp vermesi riba sayılmaz. Buna binaen zeytinde, soğanda, limonda, elmada ya da demirde, bakırda ya da toprakta, çimentoda v.b. hakkında nâss olmadığı için riba yoktur.

Buna başka bir örnek Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözüdür: مِنْ صَاحِبِ ذَهَبٍ وَلا فِضَّة ٍلا يُؤَدِّي مِنْهَا حَقَّهَا إِلا إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ صُفِّحَتْ لَهُ صَفَائِحَ مِنْ نَارٍ  ما     “Altın ve gümüş sahibi olup da onun hakkını vermeyen kimseye Kıyamet Günü ateşten plaka yapıştırılacaktır.”[44]

   Bu hadiste geçen hususlar kesinlikle illetlendirilmezler. Çünkü bu hususlar câmid lafızlardır, vasıf değildirler. Bunlarla illet algılanmaz. Bunlardan ne dil bakımından ne de Şeriata göre illetlendirme anlaşılmaz. Dolayısıyla zekât; altın ve gümüş paraya hasredilir.

Şöyle denilmez: “Onlar mal olduklarından dolayı onlarda zekât farz olmuştur. Dolayısıyla onlara her mal kıyas edilir.”

Böyle denilmez. Çünkü “altın” ve “gümüş” kelimeleri câmid isimlerdir, illet olmaları uygun olmaz. Onun için onlara kıyas yapılmaz. Onlar herhangi bir illetlendirmeyi de içermemektedirler, kendilerinde illetlik yönüne delâlet etmemektedirler, dolaysısıyla onların illetlerine de kıyas yapılmaz. Onun için demirde, bakırda, çelikte bir kişiye ait iken üzerlerinden tam bir yıl geçse de zekât farz olmaz. Aynı şekilde sahibinin yanındayken üzerinden tam bir yıl geçse de elmasta, cevherde de zekât farz olmaz. Aynı şekilde kiraya vermek için ayrılmış evlerde, kiraya vermek için ayrılmış ister binek aracı ister nakliye aracı olsun arabalara da zekât vacib olmaz. Bunlar her ne kadar altın ve gümüş gibi mal olsalar da, altın ve gümüşün mal olmaları, haklarında zekâtın vacib oluşunun illeti olmalarını gerektirmiyor. Onlarda zekâtın farz oluşu kesinlikle illetlendirilmemiştir. Bu ikisi câmid isimlerdir. Dolayısıyla illet olmazlar, onlarda illetlendirme de olmamıştır. Doğal olarak onlara kıyas yapılmaz. Onların illeti olduğu ve o illete kıyas yapıldığı da iddia edilmez.

Hayvanın zekâtı da böyledir. Câmid lafız olduğundan dolayı ancak hakkında nâssın geçtiği hususta zekât vacib olur. Hububat zekâtı da aynı şekildedir. Câmid lafız olduğunda dolayı ancak hakkında nâssın geçtiği hususta zekât vacib olur. Dolayısıyla o illetlendirilmez ve ondan illetlik anlaşılmaz. Çünkü illetlik, illetlendirme için olduğu anlaşılan ve kendisindeki illetle ilgili yönü anlaşılan vasıfla sınırlıdır. Bu ise, hadislerin hakkında zekâtın farz oluşunu belirlediği hususlarda mevcut değildir. Üstelik Şeriat koyucu, hakkında zekâtın vacib olduğu hususların her çeşidinin nisabını açıklamıştır ve onu câmid lafızla belirlemiştir.

Allah’u Teâlâ’nın şu sözü de böyledir:   حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَةُ “Size leş, .... haram kılındı.”[45]  Buna kıyas yapılmaz. Çünkü “leş” câmid bir isim olduğundan dolayı haram kılmak için anlaşılır bir vasıf değildir. Dolayısıyla ona kıyas yapılmaz. O kendisine illetlik yönüne delâlet etmez. Onun illeti olduğu ve o illetine kıyas yapıldığı da iddia edilmez.

İçerisinde câmid ismin geçtiği bütün nâsslar bunun gibidir. Ayrıca hem dil bakımından hem de Şeriata göre herhangi bir illetlendirme kapsamadığı ve kendisinde illetlik algılanmadığı için anlaşılır olmayan vasıf illetlendirmeye dâhil olmaz. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü:    مَنْ ابتاعَ نَخْلاً بعد أن تؤبر فَثَمَرُتهَا لِلْبَائِعِ إِلا أَنْ يَشْتَرِطَ الْمُبْتَاعُ    “Kim aşılanmış bir hurma ağacı satarsa, müşteri şart koşmadıkça onun meyvesi satana aittir.”[46]     Bu söz hurma ağacına hastır, başkasını kapsamaz ve ona kıyas da yapılmaz. Çünkü aşılamak belirli bir iştir.  التأبير “Aşılamak” kelimesi, her ne kadar bir vasıf olsa da, hükmün illeti için anlaşılır bir vasıf değildir. Dolayısıyla illetlendirme içermemektedir. Onun için ona kıyas yapılmaz.

İşte böyle anlaşılır olmayan her vasıf, kıyas için asıl olarak alınmaz. Buna binaen illetin kıyası da, sadece anlaşılır vasıf ile tespit edilen illet ile sınırlıdır.

İşte bunlar Kitap, Sünnet ve kıyastan illetin delilleridir. Sahabelerin icmâsından deliline gelince; o, sahabelerin, belirli bir şeyin illet olarak itibar edilmesine dair icmâlarını rivayet etmeleridir. Zira bu, her zaman Şer’î illet olur. Çünkü onların icmâsı, hakkında bir delilin olduğunu keşfeder. Nitekim sahabeler, adaletin şahitlik için illet olarak itibar edilmesine icmâ etmişlerdir. Dolayısıyla bunlardan her birisi Şer’î illettir. Çünkü onlar sahabelerin icmâsı ile tespit edilmişlerdir. Bu illetler aynen Kitap ve Sünnet ile sabit olan illet gibidirler


[1] Buhari, K. İsti’zân, 5772

[2] Müslim

[3] Maide: 32

[4] Nisa: 165

[5] Haşr: 7

[6] Ahzab: 37

[7] Nesâi

[8] Buhari

[9] Nesei, K. Tahâre, 67

[10] Ahmed b. Hanbel, Müs, 3494

[11] Ali İmran: 159

[12] Vakıa: 24

[13] Hacc: 28

[14] Kasas: 8

[15] Enfal: 13

[16] Maide: 91

[17] Tevbe: 60

[18] Ebu Davud

[19] Dârektenî

[20] Ahmed b.Hanbel

[21] Tirmizi, K. Buyu’, 1232

[22] Buhari, K. Buyu’, 1974

[23] Buhari, Ahmed b. Hanbel, Müs, 14109

[24] Şevkânî, Neyl-ül Evtâr’da zikretti.

[25] Ahmed b. Hanbel, B. Müs, 14556

[26] Buhari, K. Nafakât, 4949

[27] Dârektenî

[28] Buhari, K. Hac, 1720

[29] Müslim, Müsâkât 81, (1587)

[30] Bakara: 222

[31] Müslim, K. Buyu’, 2834

[32] Bakara: 237

[33] Maide: 89

[34] İbni Mace, K. Cihâd, 2845

[35] Ahmed b.Hanbel

[36] Buhari

[37]Tirmizi

[38] Cuma: 9

[39] Cuma: 10

[40] Ebu Davud, Ahmed b. Hanbel, Baki Müs. Ensâr, 22004

[41] Ahmed b.Hanbel, Tirmizi, K. Ahkâm

[42] Tirmizi

[43] Tirmizi, K. Buyu’, 1161

[44] Müslim

[45] Maide: 3

[46] Buhari