Home / News / YAZARLAR / Necati Erdem / İSTİKBAL İSLAMINDIR
islam devleti default

İSTİKBAL İSLAMINDIR

İSTİKBAL İSLAMINDIR UMUTSUZLUĞA YER YOK, ZİRA YARINLAR BİZİMDİR!  Evet, istikbal İslâm’ındır. Bu belki yarın belki de yarından da yakındır. Hakikat bu olmasına rağmen ne yazık ki bilhassa günümüzde, Müslümanların çoğunda gelecekte bir ümit kesiş hâli hâkimdir. İslâm’ın bir daha hâkim olamayacağı, Müslümanların bir daha kalkınıp izzet bulamayacakları gibi ümitsizlik tohumları Müslümanların nefislerinde yerleşmiştir.

 Nitekim “Efendim İslâmî hayat elbette ki güzel ve doğru olanıdır. Ancak ona bir daha dönemeyiz. Hilâfet olsa iyi amma bir daha tekrar kurulması mümkün değildir. Müslümanlar, bu parçalanmış, zayıf ve perişan haldeyken bir daha Hilâfet nasıl kurulsun? Hem kâfirler buna zaten fırsat vermezler. Çünkü onların güçlü devletleri, silahları, malları, askerleri ve ekonomik paktları var. Bu ortamda daha hâlâ nasıl Hilâfetin kurulmasından, İslâm’ın tekrar hâkim olmasından bahsedersiniz? Biraz fazla idealist olmuyormusunuz…?” ve benzeri sözlerin, fikirlerin Müslümanların ağızlarında ve yazılarında ifade edildiğine şahit oluyoruz.

 

İşte onların nefislerinde yerleşik yeis/yani ümitsizlik ifadelerinden bir kısım olan bu ve benzeri sözler ve fikirler onları gevşemeye, çalışmaktan geri durmaya, tembelliğe, pısırıklığa ve mevcut şartlara teslim olmaya, böylelikle zillete duçar olmalarına itmektedir. Hakikatleri gördükleri halde, o hakikatleri hayata geçirme uğrunda çalışmaktan, mal ve canlarıyla fedakârlıkta bulunmaktan geri kalmaktadırlar. Yani yerlerinde çakılıp kalmaktadırlar. Zira onlarda istikbale dair ümit kalmadığından, çalışmalarının ve fedakârlıklarının sanki boşa gideceğini, heder olacağını zannediyorlar.

 

Onun için ümmetin birçoğunun nefislerinde yerleşik istikbalden ümit kesme’ kanaatinin yanlışlığını, ne derece çürük olduğunu göstererek o umursamaz ümitsizleri, İslâm davasını yüklenmeleri için harekete geçirir ve davayı yüklenenlerin de azimlerini ve gayretlerini daha da kamçılar umuduyla, ayeti kerimeler ve hadisi şerifler ışığında “İstikbal’in İslâm’ın olduğunu”, “İstikbalde İslâm’ın hâkim olacağını” ve bunun “İlahi vaat” olduğunu göstermeye çalışalım inşAllah.

 

Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;

 

“Sizden iman edip de salih amel işleyenlere Allah şöyle vaat etti; Andolsun ki, onlardan evvelkileri (kafirlerin) yerine geçirdiği gibi (güçlü ve iktidar sahibi kıldığı gibi) kendilerini de muhakkak (müşrik ve kafirlerin) yerine geçirecek (güçlü ve iktidar sahibi kılacak) ve elbette ki kendileri için razı olduğu dinlerini (İslâm’ı) mutlaka yerleşik kılıp sağlamlaştırarak hâkim kılacak ve elbette onları (müminleri) korkularının ardından kesinlikle güvenliğe erdirecektir. Onlar, hiçbir şeyi bana ortak koşmaksızın yalnızca bana ibadet ederler.” (Nur 55)

 

Bu ayeti kerimenin ifadesi umumidir. Ayetteki; “başkasının yerine hâkim kılmak”, “dini yerleştirip hâkim kılmak” ve “güvene erdirmek” hakkındaki Allah’ın vaadi sadece sahabelere (r.anhum) mahsus değildir. Bu vaat, ibarenin genel oluşundan dolayı; iman edip salih amel işleyenler, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadet eden her cemaate ve ümmete şamildir. Bu vasıfta olan cemaat veya ümmeti, yeryüzünde kâfirlerin yerine hâkim kılacağına, onların işlerini yürütücü kılacağına, Müslümanlar için razı olduğu dini (İslâm’ı), yeryüzünde pekiştirip yerleştireceğine, yeryüzündeki İslâm dışındaki bütün dinler, fikirler ve ideolojiler üzerine hâkimiyeti onlara vereceğine ve zalimlerin, tağutların onlar üzerindeki korkularını, zulümlerini üzerlerinden kaldırarak zaferi tahakkuk ettirmek ve düşmanlara galip kılmak sureti ile güvenle değiştireceğine dair Allah’u Teâlâ’nın vaadi umumi bir vaattir. Başka bir ayeti kerime de Allah’u Teala buyuruyor ki;

 

“Rasulunü hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Öyle ki; müşrikler hoşlanmasalar da onu (hak din olan İslâm’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır.” (Tevbe 33)

 

Bu ayeti kerime bize; bütün dinler üzerine hükmü, üstünlüğü ve egemenliği ile istikbalin İslâm’ın olduğunu müjdelemektedir. Bazı insanlar, bunun Rasulullah (sav), Raşit Halifeler ve onlardan sonra gelen Halifeler zamanında gerçekleştiğini zannediyorlar. Fakat hakikat öyle değildir. Zira gerçekleşen bu sadık vaatten, ancak bir cüzdür. Nitekim Nebî (sav)’de buna şöyle işaret etmekte:

 

Aişe (r.anha) Nebî (sav)’in şöyle dediğini rivayet etti;

 

“Lat ve Uzza’ya tapılmadıkça gece ve gündüz gitmeyecektir.” Yani kıyamet kopmayacaktır. Bunun üzerine Aişe (r.anha) soruyor ki; “Ya Rasulullah, ben zannediyorum ki Allah (cc), (yukarıda zikredilen) Tevbe suresi 33. ayet indirilince bu iş tamam olmuştur.” Bunun üzerine Rasul (sav) şöyle buyurdu:

        “Şüphesiz ki ondan Allah’ın dilediği olacaktır.”(Müslim)

 

Bu demektir ki; hak din İslâm bütün dinler üzerine hâkim olacaktır.

Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır;

 

“(Yeryüzünde) fitne kalmayıp din tamamıyla Allah için oluncaya kadar onlarla (Allah’a kulluktan alıkoyan ve Allah yolundan saptıran o kafirlerle) savaşın.” (Enfâl 39)

 

Görüldüğü gibi Allah’u Teâlâ kâfirlerin, insanları Allah’a kulluktan, Allah yolundan saptıran varlıklarını yani devletlerini (Kur-an’ın ifadesi ile fitneyi) tamamen kaldırmaları için o kâfirlerle savaşmalarını Müslümanlara yüklüyor ve yeryüzünde dinin (kulluğun) tamamıyla Allah için olmasını da Müslümanlara bir gaye kılıyor. Allah’u Teâlâ’nın bu emri demektir ki; bu gayenin gerçekleşmesi mümkündür ve gerçekleşecektir. Allah’u Teâlâ bunu da şu ayeti kerimede şöyle vurguluyor:

 

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez.” (Bakara 286)

 

Allah’u Teâlâ’nın fitneyi yani kâfirlerin siyasi, ekonomik ve askeri varlıklarını, devletlerini ortadan kaldırıp kulluğun tamamen Allah için olmasını gerçekleştirmek gayesi ile savaşı Müslümanlara yüklemesi, bu gayenin gerçekleşmesinin mümkünâttan olduğunu ve aynı zamanda gerçekleşeceğini gösterir. Bunun gerçekleşeceğini yani Allah’a kulluk sistemi olan İslâm’ın yeryüzünün tamamına kuvvet ve izzetle hâkim olacağını ve küfrün (kula kulluk sistemlerinin) de zelil olacağını, birçok sahih hadisi şerifler de müjdelemektedir.

 

Rasulullah (sav) buyurdu ki;

       “Gerçekten Allah, benim için yeri topladı da (gözümün önüne serdi de) onun doğusunu ve batısını gördüm. Muhakkak ki, ümmetimin mülkü bana gösterilene (yani arzın doğusu ve batısına) ulaşacaktır.”(Müslim)

 

İşaret edilen ve müjdelenen bu hakikatlerin gerçekleşmesi mutlaka küfrün kuvvetlerine ve taşkınlıklarına galip gelebilmeleri için Müslümanların madden ve manen, iktisadi ve askeri olarak güçlü olmalarını gerekli kılar.

                                Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

 

“Müslümanlar Yahudilerle harp etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Müslümanlar onları öldürecekler. Hatta Yahudi taş ve ağacın arkasına saklanacak. Taş veya ağaç da, Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudi’dir, haydi gel de onu öldür diyecektir. Yalnız Garkad müstesna. Zira o Yahudilerin ağacıdır.”(Buhari – Müslim)

 

İşte Yahudiler, İsrail devletinin kurulmasıyla, Müslümanlarla savaşa başlamışlardır. Bu hadis, Müslümanların, Yahudilerin varlığı olan İsrail’i tamamen yok edeceklerini, orada Yahudileri ortadan kaldıracaklarını ifade ettiği gibi, başka bir hadiste de, Müslümanların İtalya’nın başkenti Papalığın karargâhı ve Hıristiyanlığın merkezi ve Avrupa’nın kalbi durumunda olan Roma’yı fethedeceklerini müjdelemektedir. Bu fetih de Allah’ın izniyle tüm Avrupa’nın fethinin başlangıcı olacaktır.

 

Bu fetihleri gerçekleştirecek olan Raşit Hilâfet Devleti olacaktır. İşte Rasulullah (sav) bunu şöyle müjdeliyor:

İmam Ahmet rivayet ediyor ki; Rasulullah (sav) şöyle dedi:

 

“Nübüvvet Allah’ın dilediğince aranızda kalacaktır. Allah onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzerinde bulunan Hilâfet olur. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar kalır. Sonra ısırıcı melikler dönemi gelir. Allah’ın bulunmasını dilediği kadar bulunur. Allah kaldırmayı dilediği zaman onu kaldırır. Sonra zorba iktidarlar gelir. Allah’ın dilediği kadar kalırlar. Allah dilediği zaman onu da kaldırır. Sonra nübüvvet yolu üzere Hilâfet gelir. Sonra sustu.”(Ahmet b. Hanbel)

Bu hadiste ifade edilenin birçoğu gerçekleşti. Nübüvvet dönemi, nübüvvet yolu ve metodu üzerindeki Raşidi Hilâfet devri, ısırıcı melikler dönemi ve zorba melikler (iktidarlar) dönemi gerçekleşti. Ancak bu hadisin son kısmının gerçekleşmesi kalmıştır ki o da, nübüvvet yolu ve metodu üzerinde olan Raşidi Hilâfetin geri gelmesidir.

 

Hadiste nübüvvetten yani peygamberlik döneminden sonra Raşid halifeler döneminin olacağına işaret etmektedir. Zira bu dönem Hz. Ebu Bekir. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Radıyallahu anhum dönemidir. Yine hadiste Raşid Halifeler döneminden sonra ısırıcı melikler döneminin olacağını haber vermektedir. İşaret edilen bu dönem Emevilerle başlayıp Osmanlı hilafetiyle son bulan dönemi kapsamaktadır. Bu dönem içerisinde Raşid halifeler dönemindeki gibi idare edenlerde olmuştur. Fakat bu hadiste bahsedilen ısırıcı melikler dönemine denk düşmüştür.

 

 Rasulullah (sav) bu dönemdeki idarecileri ısırıcı melikler olarak vasıflandırdı. Bundan dolayı da onlara Melik-i Adut denmektedir. Burada konumuza aydınlık getireceğini umduğumuzdan dolayı kısaca onların dönemine değinmek istiyoruz.

 

Halifenin seçimi, sahabenin icmaı ile gerçekleştiğini biliyoruz. Ümmet veya temsilcileri, şer-i hükümler tatbik edildiği müddetçe seçilen halifeye itaat edeceklerine dair söz verirler. Böylece biat (sözleşme) gerçekleşmiş olur.

Halife vefat etmeden önce halife adayı gösterebilir. Bu sahabenin icmasıyla gerçekleşti. Hz. Ebu Bekir ümmetin görüşüne müracaat ederek tespit yapıp Hz. Ömer’i (ra) halife adayı olarak gösterdi.

 

Hz. Ömer kendi zamanında ise altı aday gösterdi. Ümmette onlardan birini seçti. Bu hadiselerde sahabenin icmaı gerçekleşmiştir.

 

Muaviye’nin halifeliği ise zorla gerçekleşmiştir. Altı ay Hilafet makamında kalan Hasan (ra) kan dökülmemesi için sahabelerle beraber Muaviye ile anlaşmak istedi. Muaviye’den sonra halifeliğin yeniden Hasan (ra) verilmesi şartıyla ümmet Muaviyenin halifeliğini kabul etti.

 

Emevî, Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde Halife vefat etmeden önce ya oğlunu veya yeğenini aday gösteriyordu. Ümmet genellikle böylesi duruma razı oluyordu.

İşte Hasan (ra)’dan sonra ki (bazı güzel tatbik edenler hariç) döneme Melik-i Adut veya ısırıcı yönetimler denmektedir. Bunlar halifeliği dişleriyle ısırıyor, diğerlerine kaptırmak istemiyorlardı. İkinci Yezid, Ömer bin Abdülaziz, Harun Er-Reşit gibileri ısırıcı melikler döneminde olup adaletle hükmeden kişiler olmasından dolayı bunun dışında tutmak gerekir.

 

Kötü tatbikin olmasına rağmen küfür sistemleriyle idare edilmemiş olan Emevî, Abbasi ve Osmanlı dönemlerini yine de İslam devleti Hilafet olarak kabul ediyor onların idaresini küfür idaresi olarak görmüyoruz. Fakat şunu açıkça belirtelim ki; bunları Raşidi Hilafet düzeyinde de tutmak mümkün değildir. Biz o dönemler işlenen yanlışlıklar ve hatalardan ibret ve ders alarak aynı hatalara düşmek istemiyoruz. Onların bu zulmü kendilerini kafir kılmaz. İşte bu zulümleriyle sistemi ısırdıklarından dolayı ısırıcı melikler olarak vasfedilmiştir. Ancak bizim talip olduğumuz ve candan gelmesini arzu ettiğimiz ise İslam’ın en güzel şekilde tatbik edilmiş olan Râşidi Hilafettir.

 

Hadiste geçen;“…Sonra sizde Allah’ın (cc) dilediği kadar diktatörlük olacak, sonra Allah (cc) kalkmasını dileyince kalkacak, sonra Nübuvvet yolu üzerine (Raşidi) Hilafet olacak.” kısmında ise diktatörlük yönetiminden bahsetmektedir. Bu ise Hilafetin ilgasıyla başlayan ve günümüzde devam eden ve inşaAllah yakında Raşidi Hilafetin kurulmasıyla da son bulacak olan dönemi kastetmektedir. Zira hadisin son kısmında; “sonra Nübuvvet yolu üzerine (Raşidi) Hilafet olacak” denilmektedir. Rasulullah (sav) Efendimiz bu sözü söyledikten sonra susmuşlardır. Hilafetin ilgasıyla başlayan diktatörlük döneminden bahsetmek konunun anlaşılması açısından gereklilik arz eder.

Diktatör: Sözlük anlamıyla bütün siyasî yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse ve zorba olarak tanımlanmaktadır.  Diktatörler her şeyi baskı ve zorbalıkla yapmaya çalışırlar. Yönetimlerini devam ettirmek için binlerce hatta yüz binlerce insanı katletmekten çekinmezler İnsana değer vermezler. İnsanı sıradan  bir meta olarak görürler.

     

 Diktatörlerin belirgin üç özelliği vardır. Bunlar;

1.Korkaktırlar,

2.Halkın eğitimine önem vermezler halkı cahil bırakırlar,

3.Her zaman içerideki halkı kontrol etmek için dış düşmanları vardır.

 

Evet, diktatörler korkaktır. Gölgesinden bile korkar, kimseye güvenmez. Çünkü insanlara yaptığı kötülüklerin farkında oldukları için halk tarafından sevilmediklerini bilirler. Yerine geldiği zaman en yakınındaki kardeşini bile öldürmekten çekinmezler. Onlara göre diktatörlüğü sürdürmek için kimseye güvenmeyeceksin. Herkesten şüpheleneceksin. Birçoğu kardeşini ve yakın akrabalarını en ufak bir şüpheyle öldürmüşlerdir. Bu durum diktatörlerin ne kadar korkak olduğunu açık bir şekilde gösterir.

 

 Diktatörlerin ikinci bir özelliği de; halkının bilinçlenmesini istemezler. Dikkat edilirse tek adam ile yönetilen ülkelerde okuryazar oranı yüzde 40-50’lilerde dolaşır. Burada halk bilinçli bir şekilde cahil bırakılır. Halkın cahil bırakılmasındaki amaç halkın daha kolay yönetilmesidir. Cahil halkı sürü mantığı ile daha kolay yönetirler. Eğitimli  bir halkı istedikleri gibi yönetemeyeceklerini bilirler.

Günümüzde Ortadoğu ülkelerinde meydana gelen halk hareketlerinin arkasında bilgili ve  bilinçli bir gençlik vardır. Artık ne Suriye ne Libya ne yemende ne de başka bölgelerde gençler daha önceki nesiller gibi “sürü mantığını” kabul etmemektedirler. Artık bilgi toplumunda diktatörlerin yaşama imkânı olmadığı ortaya çıkmıştır. Basın-yayını ne kadar engellemeye çalışırsa çalışsınlar  yine de bir şekilde facebook ve twitter gibi ağlar bütün bu engelleri ortadan kaldırıp kalabalıkların organize olmalarını sağlıyor.

 

Diktatörlerin üçüncü bir özelliği de; her zaman bir düşmanları vardır. Bu düşman diktatörler için bir can simididir. Ne zaman halkın kendisine karşı bir hareketi olursa hemen düşmana saldırır veya bu halk hareketinin düşman tarafından organize edildiğini öne sürerek kendisine karşı yapılan bu haklı başkaldırıyı düşmanların işi olarak göstermeye çalışır. Buna en iyi örnek Suriye ve Libya’daki halkın barışçıl ve meşru isteklerini İsrail ve Amerika’nın planladıklarını, bu göstericilerin buralardan yardım aldıklarını iddia etmeleridir. Halkın meşru isteklerine olumlu cevap vereceklerine halka silahla cevap vermeleridir.

 

Sonuç olarak Ortadoğu’da meydana gelen halk hareketleri diktatörlerle ilgili yukarıda saydığımız üç özelliği haklı çıkarmaktadır. Bundan sonra diktatörlerin korkaklıktan gelen zalimliği de, halkı cahil bırakması da, halkı uyutmak için düşman üretmesi de onların ömürlerini uzatmayacaktır. Halklar artık bilinçlenmiştir. Bilinçli bir halkın önünde hiçbir engel duramayacaktır.

 

Şu an halk hareketlerinin yaşandığı ülkeler bağımsızlıklarını hangi ülkelerden elde etmişlerdi? Ona bir bakalım. Şu an aynı ülkeler bir zamanlar katliamlar yaptıkları bu ülkelere “özgürlük” getireceklerini söylüyor.

Tunus: 1881 yılında Fransa tarafından işgal edildi. 75 yıl Fransa’nın sömürüsü olarak kaldı. 1956’da, sözde bağımsızlıklarını kazanabildiler.(!)

 

Mısır: 1882’de İngilizler tarafından işgal edildi. 1922’de sözde bağımsızlıklarını kazanabildiler.(!)

 

Libya: 1911`de İtalya tarafından işgal edildi. 1947’de İtalyanlardan kurtuldu. Dört yıl da Fransa ve İngilizlerin elinde kaldı. 1951’de sözde bağımsızlıklarını kazanabildiler.(!)

 

Suriye: 25 yıl Fransız mandası altında yaşadı. 1946’da sözde bağımsızlıklarını kazanabildiler.(!)

 

Lübnan: 23 yıl Fransa mandası altında kaldı.1943’te sözde bağımsızlıklarını kazanabildiler.(!)

 

Ürdün: İngiliz mandasındaki Ürdün 1946’da sözde bağımsızlıklarını kazanabildiler.(!)

 

Cezayir: 1830’da Fransa tarafından işgal edilen Cezayir 1962’de sözde bağımsızlıklarını kazanabildiler.

 

Öte yandan 1889’da Sudan’a giren İngilizler 1956’da Sudan’dan çekildiler.

Kuveyt 1961’de,  Bahreyn, Birleşik Arap emirlikleri ve Katar ise 1971’de İngiltere’den ayrıldı.

 

İngiltere Filistin’den 1947’de çekildi ama yerini İsrail aldı.

 

Gördüğünüz gibi bugün özgürlükçü geçinen Batılı ülkeler aslında dünün hapisçileridir. Bunlar işgal ettikleri ülkeleri terk edip özgürleştirmediler. Veya bu ülkelere bağımsızlıkları verilmedi. Ancak sömürgeciler üslup değişiklikleri ile bu ülkelerde kalmaya devam etmişlerdir.  Bazen de bağımsızlık söylemleri altında, sömürgecilerin arasındaki çekişmeden dolayı elden ele dolaşmaktadırlar. İngiliz sömürgesinden kurtulup Amerikan demokrasisine teslim olan ülkeler gibi. Bu durum günümüzde daha çok yaşanmaktadır. Irak’ın, Afganistan’ın özgürleştirilmesi gibi… İngilizlerin egemenliğinden Amerika’nın egemenliğine teslim olmaları gözle görülür bir örnektir.    

 

İkiyüzlülük aslında işgalin en meşru sebebi oluyor. Öyle ki, 2009 verilerine göre Libya’ya 320 milyon Euro’luk silah satışı gerçekleşmiştir. Zalim diktatörler halklarının üzerine bu namluları çevirdiğinde ses çıkarmamışlar, sonra da “demokrasi getiriyoruz” diyerek havadan bombardıman yapmışlardı.

 

Bu sahte demokratların özgürlük, insan hakları diye aslında yanlarında taşıdıkları iki şey var. Bunlar; silah tüccarları ve petrol şirketleridir. Bunlar öyle malı ucuza alan cinsten de değil, adamlar doğrudan her şeye el koyuyor. Kendini tek taraflı dikte ettikleri antlaşmalarla garantiye alıyor ve gidiyor. Giderken de arkasında iş birlikçilerini bırakıyor.

 

Batıyla işbirlikçi diktatörler dünyasının manzarasına bir göz atalım:

Malumunuz, Suriye Arap Birliği’nden çıkartıldı. Çıkartılmasının sebebi ise ülkesinde reformları uygulamaması, halka baskı yapması olarak gösterildi. Yani Suriye’ye “Ey Esad! Sen diktatörsün. Artık değişim zamanı!” dediler.

Batının isteği doğrultusunda bu kararı alan Arap ülkelerinin yönetiminde bulunanlar acaba nasıl kişiler? Bunları kısaca inceleyelim:

 

-Ürdün Kralı Abdullah, reform isteyen göstericilere sert müdahalelerde bulunuyor. ABD yanlısı diktatör kral.

 

-Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdulaziz, Amerika kontrolündeki ülkesinde her türlü baskıyı uyguluyor. Ceza evleri muhaliflerle dolu. İşkencenin envai çeşidi var. Tam bir diktatör.

 

-Bahreyn Kralı Hamad Bin İsa El Halife de zalim bir diktatör. Ehli Beyt taraftarlarını sinek gibi öldürtüyor, camileri dozerlerle yıktırıyor.

 

-Katar Emiri Şeyh Hamad Thani de Arap diktatörlerden. Ülkeyi demir yumrukla yönetiyor. Zorbacı tam bir diktatör.

 

-Birleşik Arap Emirlikleri Kralı Bin Zayed El Nahyen dünyanın en zengin şeyhi. Halkın parasıyla saltanat sürüyor. Amerika’nın emir eri bir diktatör.

 

-Umman Kralı Kabus Bin Said de modern diktatörlerden. Krala bağlı kukla bir hükümet var. Reform isteyen göstericilerin üzerine direkt ateş açılıyor. Ölenlerin sayısı belli değil.

 

-Yemen’in önceki Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih o da tam bir diktatör.  Arkasında bir başka diktatör olan Abdullah Bin Abdulaziz var. Yaralanmasına rağmen ülkesine döndü halkı ezmeye kaldığı yerden devam ediyor.

 

-Kuveyt Kralı Essabah her şeyiyle ABD’ye teslim olmuş bir diktatör. Ülkesinde siyonist İsrail’i protesto edenleri bile hapse tıkmakla mahir.

 

Listeyi uzatmaya gerek yok. Cezayir, Fas, Moritanya, Cibuti, Komor gibi her şey kralların iki dudağı arasında olan diktatör rejimler de “Suriye yönetimi için reform isteyen (!)” ülkeler arasında yer alıyor ve Arap Ligi’nden ihraç kararına imza atıyor. Hülasa bütün diktatörler toplanmış aralarındaki bir başka diktatörü sırf Haçlı dünyası istedi diye “insan haklarına saygılı değilsin!” bahanesiyle ihraç ediyor! Bütün dünya ve Türkiye bu maskaralığı seyrediyor. Hatta Türkiye bu maskaralıkta bizzat rol alıyor. Mısır’da ihraç kararı alınan toplantıya gözlemci olarak katılıyor. Diktatörle omuz omuza alınan kararı alkışlıyor. Bunun adına da demokrasiyi tesis etmek deniliyor.

 

Evet, İslam Ümmetini Hilafetin ilga edilmesinin ardından baskıcı ve diktatör idareciler yönetiyor. Suriye’de, Filistin’de, Özbekistan’da, Ürdün’de, Mısır’da, Libya’da ve birçok ülkede ümmet ağır işkencelere tâbi tutuluyor. Zalim idareciler İslam Ümmetini sevmiyorlar, ümmet de onları sevmiyor. Aslında bu bir işarettir. Bundan sonraki adım Hilafet Devleti olacaktır. İnşaAllah… Zira, Rasulullah (sav)’in hadisi şeriflerinde görülmektedir ki İslâm’ın tekrar izzet, adâlet, kudretle hâkim olacağını, hem yeryüzünün tamamında hâkim olacağı müjdelenmektedir. Muhakkak ki Allah’ın vadetmesi haktır ve O vaadinden asla dönücü değildir. Zira Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

“(Bu) Allah’ın vaadettiğidir. Allah vaadinden caymaz. Ancak insanların çoğu bilmezler.” (Rum 6)

 

Allah’u Teala, istikbalin İslâm’ın olacağını müjdeleyip vadettiği gibi nusretin (zaferin ve yardımın) kendi katında olduğunu, kendi yolunda olan, dinini yeryüzünde hâkim kılmak için mücadele eden muhlis müminlere yardım edeceğini de müjdeleyip vadetmiştir. Şöyle ki;

 

“Müminlere yardım etmek üzerimize bir hak (vecibe) oldu.” (Rum 47)

 

Ancak yüce Allah, bu yardımın ne zaman geleceğini ve hangi vakitlerde ulaşacağını açıklamamış ve hiçbir kimseye bu konuda bir bilgi vermemiştir. O halde biz müminlere bu sadık vaade dayanıp yardım ve nusreti sadece Allah’u Teâlâ’dan bekleyerek ve O’nun rızasını kazanma yolunda O’nun farz kıldığı aziz İslâm davasını ihlasla yüklenmek ve çalışmak, çalışma esnasında da sabretmek düşüyor. Eğer bu çalışmayı yaparsak Allah’ın yardımı bize mutlaka ulaşır. Bu yardım bize ya bu dünyada muzaffer olmamız ya da ahirette (hesap gününde) Allah’ın af ve mağfiretine kavuşmamız şeklinde ulaşır. Ama her halükarda Allah’ın yardımı bize ulaşır. Yeter ki biz, O’nun dinine yardım etmekte yani İslâm davasını yüklenmekte muhlis olalım.

 

Bu hakikatler karşısında, Müslüman’ın vasfı olmaması gereken umutsuzluğun bir dayanağı kalır mı? Elbette ki kalmaz. Kendilerini pısırık, köşeye çekilmiş, umutsuz kılmış, böylece de zelil kılan ümitsizlik illetini Müslümanların nefislerinden söküp atmaları gerektiğini şu son dönemler yaşadığımız birçok olaylar ispatlamıştır.  Yerinde çakılıp kalmış, hiçbir işe yaramayan milyonluk ordular bir iş yapamazken Afganistan ve Suriye gibi yerlerde ümmetin evlatlarının neler yapabildikleri, cesaretleri ile düşmanları perişan ettikleri, ölüm korkusunu attıkları umutsuzca bekleyenleri etkilemeye yetmez mi? Ki onlar her türlü zorluklara rağmen, zalim ateş topu varilleri üzerlerine atılırken “senden başka yardımcımız yok Ya Allah” diyerek nasıl zulme direnileceğinin zamanın örnek şahısları olarak umutsuzluk tozunu üzerimizden silkelemeye yetmez mi?

 

Bu ümmet fikren çöktü, İslam’dan uzaklaştı, artık İslam’ın gelmesi zorlaştı diyenler dünyanın birçok yerinde kitleler halinde sokaklara çıkıp bu ümmet İslam’la hükmolunmak istiyor, Hilafet istiyoruz sesleri umutsuzluk hastalığına yakalananlar için ibret verici değil mi? Şu ayeti kerimeye de dikkatleri çekmek istiyoruz. Allah’u Teala şöyle buyuruyor:

 

“Allah’ın lütfûndan ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah’ın lütfûndan ancak kafirler topluluğu ümit keser.” (Yusuf 87)

 

O halde, Ey Kardeşlerim! İslâm’ın yeryüzünde yeniden hâkim olacağına, Hilâfetin kurulacağına ve Raşit Halifeler döneminde olduğu gibi nübüvvet yolu ve metodu üzerinde olacağına yani Raşit Hilâfet olacağına, bu Hilâfetin sınırlarının genişleyeceğine, fetihlerin artacağına, ümmetin çekmiş olduğu ızdırapların son bulacağına kısacası; Allah’ın vadettiği yardımın ve zaferin geleceğine, yarının İslâm’ın olduğu müjdesinin gerçekleşeceğine sağlam bir güven içinde olalım. Konumu bir ayeti kerimenin mealiyle bitirmek istiyorum.

 

“Rabbimiz, üzerimize bol bol sabır dök, ayaklarımıza kuvvet ver ve bizi kâfirler topluluğu üzerine muzaffer kıl.” (Bakara 250)

Ayrıca...

asil-sosyal-mesafa

Asıl Sosyal Mesafe Kapitalizme Konmalı ki İnsanlara Zehri Bulaşmasın!!

Günümüzde insanoğlunun yaşadığı en büyük olumsuzluk çeşitli boyutlarda meydana gelen fitne-fesat, adaletsizlik, haklının haksız sayıldığı, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir