Home / News / YAZILAR / TEFSİR / TEFSİR: BAKARA SURESİ | Bölüm 3
islam devleti default

TEFSİR: BAKARA SURESİ | Bölüm 3

 بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bakara Suresi

-17-

Allah’ın kendisine ibadet etmek için insanlara yönelttiği çağrı:

 

Allah’u Teâla, müminler, kafirler ve münafıklar ilgili bir takım sıfatları izah ettikten sonra bütün insanlara şöyle sesleniyor:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ  

“Ey insanlar, sizi ve sizden önceki olanları yaratan Rabbinize kulluk edin, umulur ki takvalı olursunuz” (Bakara 21)

Allah’u Teâlâ, yarattığı insanlara hitap ediyor; sizi yaratana kulluk edin zira kulluk etmek insanın yaratılışında mevcuttur. İnsanlar kendilerine iyilik yapanlara teşekkür ederler, saygı gösterirler ve onları severler. Bu aşırı dereceye ulaşırsa ibadet olur. Allah Teâla insanlara buyuruyor ki; sizi ve sizden önceki insanları yaratana aşırı şekilde teşekkür edin, saygı gösterin ve onu sevin. Çünkü yaratılıştan daha büyük iyilik var mıdır? Öyleyse, sizi yaratan Rabbinize ibadet edin, kulluk edin. Bunun manası; Allah’ın her emrine uyun ve her nehyinden vazgeçin. Çünkü insan kul veya köle olunca efendisine boyun eğer. O’nun her emrine uyar ve nehyinden vazgeçer. İnsanlar Allah’a kulluk ederlerse takvalı olabilirler. İbadetin neticesi takvalılık doğabilir. Her ibadet eden takvalı olmayabilir. Ayette, umulur ki takvalı olabilirler ifadesinin geçmesi bundandır.

İbadetten doğabilecek neticeye hikmet denilir. Bir ayette;

 إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ

“Namaz, fuhuş ve kötülüğü nehyeder” (Ankebut 45)diye geçiyor. Bunun manası; namaz kılan kimse fuhuş ve kötülük yapmamalıdır. Çünkü namaz insanın Allah’la alakasını kurdurur, insanı etkilemelidir. Ama her zaman olmayabilir. Bir ayette de;

 أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ

“…içki ve kumar insanların arasını bozar, buğz ve kin kalplere sokar ve kavga çıkarttırır…” (Maide 91). Bu da hikmettir. İçki ve kumar her zaman böyle şeyleri meydana getirmeyebilir de…

Ayetin hikmeti denilince; doğabilecek neticedir. Bir ayette;

 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ 

“Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilerin üzerine farz kılındığı gibi size de farz kılındı, umulur ki takvalı olursunuz.” (Bakara 183)

Müslüman oruç tutunca takvalı olabilir. Çünkü Allah’ı hatırlayarak ve onun rızasını isteyerek oruç tutmuştur. Bu nedenle de takvalı olmalıdır. Yani, haramdan kaçınır ve farzları yerine getirir demektir. Fakat her zaman bu netice doğmayabilir. Bazı Müslümanlar oruç tutuyorlar, fakat yine de haram işlemekten kaçınmayıp farzları yerine getirmiyorlar. Misal olarak; çok kimse oruç tutuyor fakat namaz kılmıyor, birçok kadın oruç tutuyor fakat dışarıya çıkınca örtünmüyor, başörtüsü takmıyor ve cilbanı giymiyor. Müslümanların çoğu İslam davetini yüklenme farziyetini yerine getirmiyorlar. Ancak, ibadetin neticesi takvalılık olabilir. Fakat Allah bu neticenin doğmasını istiyor ve birçok ayette takvaya veya takvalılığa davet ediyor. Zira ibadet yapılır da takvalılık doğmazsa bu Müslüman’ın sürekli Allah’ı, cenneti, azabı ve ölümü düşünememesinden kaynaklanmaktadır. Müslüman ibadet yaparken, yaptıktan sonra daima Allah korkusunu, vaadini kalbine yerleştirir, ölümü ve azabı düşünürse günah işlemekten uzak durur ve neticesinde de neticesinde takvalı olur.

Bu ayet, İslam’ın evrenselliğini anlatmaktadır. Çünkü hitap bütün insanlara yöneliktir. İslam belli bir halka gönderilmedi, bütün insanlara gönderildi. Bu nedenle, İslam daveti bütün insanlara götürülmelidir. Bütün insanları tek bir ümmet haline getirmek gerekir. Bu ümmet o zaman İslam ümmeti olur. Nitekim bütün insanlar Allah’ın yarattığı birer mahlûklardır, aralarında fark yoktur. İslam’ın üstünlüğü burada tecelli eder. Diğer ideolojiler ve dinler evrenselliğini ispatlayamadı ve milliyetçiliği çözemedi. Bu nedenlerden dolayı milliyetçiliği kabul ettiler. İslam evrenselliğini ispatlayabildi ve milliyetçilik sorununu çözüp milliyetçiliği kökten reddetti. İslam milliyetçiliği kaldırıp imanda kardeşliği/din kardeşliğini yerleştirdi.

Allah’u Teâla, insanlara kendisine kulluk etmelerini talep etmenin gerekçelerinin bir kısmını gösterdi. Çünkü bu suredeki tefsirini açıkladığımız 21. ayette Allahu Teâlâ’nın beyan ettiği gibi insanları yarattı ve ondan sonra onlar için hayli nimetleri halk edip meydana getirdiğini şöyle açıkladı:

الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَاء بِنَاء وَأَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَّكُمْ فَلاَ تَجْعَلُواْ لِلّهِ أَندَاداً وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

“O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina (bir çatı) olarak kıldı. Gökten su indirip onunla size rızk olmak üzere ürünler meydana getirdi; artık Allah’a bile bile eş koşmayın.” (Bakara 22)

Allah’ın insanları yaratması en büyük nimettir. Bununla beraber yarattığı insanları yaşatmak ve rahatlatmak için birçok ve sayılamayacak kadar nimetler verdi. Yeryüzünü insanların üzerinde rahatça yürüyebilecekleri bir şekilde yarattı. İnsanın onun üzerinde yürüyebilmesi ve her işini yapabilmesi için belli bir şekle soktu. Yeryüzü küre olmasına rağmen insanlar onun üzerinde yürüyebilirler ve istediklerini yapabilirler. Yerçekimi kanununu yarattı. Bu kanun sayesinde insan yürüyebilir ve istediğini yapabilir. Nitekim Allah tüm eşyaları yarattığı gibi onlarla ilgili kanunlarını da yarattı. Gök mavi bir renkte bir çatı olarak gözüküyor. Oysa üzerimizde boşluk var ve bu boşluk içerisinde milyonlarca yıldız geziniyor. Misal olarak; ozon tabakası güneşin fazla sıcaklığından bizi korur. Ayrıca, arazileri sulamak için yağmuru yarattı. Denizler ve okyanuslardaki suyu yukarıya bir kanunla çıkartıyor ve bu su gökte belli bir yerde duruyor ve sonra bir kanunla onu arza indiriyor. Bu şekilde arz sulanmış oluyor. Değişik değişik meyveler yetişiyor, insanlar değişik yerlerde çeşitli rızk elde ederler. Yağmur yağmadığında insanlar yer altından su çıkartmaya, nehirlerden su almaya, deniz suyunu tatlı hale getirmeye çalışırlar ve meyvelerini sulamaya gayret sarf ederler. Allah’ın en büyük nimetlerinden birisi de yağmuru indirmesidir. Hatta yer altından, nehirlerden veya denizden su almaya çalışmaları kolay değildir. Meşakkatli ve yeterli olmadığı gibi her yere yetmez. Görüyoruz ki, bir yerde yağmur yağmayınca orada kuraklık meydana gelmekte olur suni sulama yeterli olmamaktadır. Bütün bunları Allah’u Teâla verirken nasıl olur da Ona eş koşulur?!. Akılsızlık değil midir? Sana iyilik yapmayanı nasıl üstün tutuyorsun? Veya nasıl ona teşekkür ediyorsun? Dahası nasıl ona kulluk ediyorsun?! Mademki, yalnız ve yalnız Allah bizi yarattı, yeryüzünü bizim için yaratıp döşedi, göğü yaratıp onu bizim için güzel bir çatı haline getirdi, evin çatısı gibi onunla bizi korudu, ondan yağmur indirerek bütün arazilerimizi suluyor, insanlar için değişik meyveler, sebzeler yetiştirtiyor… Bu durumda O’na hiç eş koşulabilir mi? Şu bir gerçek ki herkes O’na muhtaçtır. Bu nedenle şirk akılsızlıktan ve düşünmemekten kaynaklanıyor… Düşünen kimse müşrik olamaz. Nitekim Allah Celle Celaluhu bu ayetle ve benzeri ayetlerle düşündürüyor ki insanlar şirke düşmesinler, gerçek nimet sahibine kulluk ve teşekkür etsinler. O zaman herhangi bir beşerin kanununa uymak için meyletmezler. Eğer beşerin kanununa uyarlarsa ki o zaman ona kulluk etmiş olup Allah’a eş koşmuş olurlar. Bu ise, tam akılsızlıktır ve nankörlüktür. Yaratıcı olmayan, nimet veremeyen nasıl üstün tutulur ve onun emrine uyulur?!

Onun için, Allah insanlara diyor ki belki benim ilahlığımı, yaratıcılığımı ve nimetim hakkında şüpheniz yok, ama indirdiğim emirler hakkında şüpheniz var. Çünkü çoğu insan Allah’ın yaratıcılığını ve nimetini kabul eder, fakat indirdiği kitabı reddetmektedir.

 

-18-

Kur’an’ın bir suresine benzer bir surenin getirilmesi için insanlara meydan okunması:

 

Bu suredeki 23. ayette Allahu Teala Kur’an’ı reddedenler hakkında onlara şöyle diyor:

وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

“Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kuran’dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah’tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın.” (Bakara 23)

Sırf Allah’ın yaratıcılığı ve nimetlerini tanımak yeterli değildir. Mademki kendisi yaratıcı ve nimeti verendir, öyleyse onun emrine uymak gerekir. Emirlerini Kur’an’da bildirdi. Allah Kur’an’ın kendi kitabının olduğunu ispatlamak için insanlara meydan okudu. İşte; bu ayetle insanlara meydan okuyor; ‘eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz kitap hakkında şüpheniz varsa onun gibi bir kitap getirin’ diyerek meydan okudu (Kasas 49 ve Tur 34’e bakın). Bunun gibi bir kitap getiremeyince onlara; “Onun gibi on sure getirin” diyerek meydan okudu (Hud 13’e bakın). Onun gibi on sure getiremeyip aciz kaldıklarında onun gibi on sure değil, onun sûrelerinden ‘bir sûresine benzer bir sûre getirmeleri için meydan okundu. Bakara suresi 23. ayeti benzeri Yunus suresi 38. ayeti Mekke’de indirildi. Arapça bilenler bir sûre getirmeye de çalıştılar, fakat acze düştüler. Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğuna dair en önemli delil insanların Kur’an gibi bir şey getirememeleridir. Şu ana kadar insanlar Kur’an’ın bir sûresine benzer bir sûre getirememişlerdir. Allahu Teala insanlara meydan okuyarak diyor ki; Allah dışında her güce başvurun ve yardım alın. Cinleri de çağırın dedi, çünkü cahiliyedeki Araplar cinlerin insanlardan daha güçlü olduklarına inanıyorlardı. Bu nedenle, İsra sûresi 88. ayette; insanlar ve cinler birleşseler onun gibi bir kitap getiremeyecekleri bildirilip meydan okundu. Fasih Arapça bilen, yüksek dile ve edebiyata sahip olan Araplar Kur’an surelerine benzer bir sure getiremeyip acze düşmeleri Kur’an’ın bir mucize olduğuna dair kesin delildir. Şöyle ki; onun gibi veya bir suresine benzer bir sure getirmekten herkes aciz kalınca mucize oldu. Mucizenin manası budur. Diğerlerin onun gibi veya bir parçası gibi getirmekten, yazmaktan veya söylemekten aciz olmasıdır. Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem de bir Arap’tı.

Ne kadar yüksek deha, üstün zekâ ve akıla sahip olunursa olunsun insan birlikte yaşadığı kavminin seviyesini aşamaz. Onların seviyesinden biraz fazla fasihliğe ve üstünlüğe sahip olur, ama ona yakın dereceye sahip olan kimseler ortaya çıkabilir. Bazen deha sahibi kimseler düşük sözler söyledikleri gibi düşük üslup da kullanabilir. Yani aynı seviyede daima kalamazlar.

Buna göre Kur’an Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den gelmedi. Yine de Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in kesin şekilde sabit olan sözleri vardır ki onlara mütevatir hadis denilir. Bunları incelediğimiz zaman, bunların Kur’an’a hiç benzemediğini görürüz. İnsanlar nasıl ki Kur’an üslubu söyleyemedi ise bir insan olan Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem de söyleyemez. Yani bir insan iki üslup ta söyleyemez. Bu sebeple bu Kur’an Araplardan olmadığı gibi Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den de değildir. Onlardan değilse o halde başkalarından da, Arapça bilmeyenlerden de asla gelemez. Öyleyse Kur’an’ın Allah tarafından gönderilmesinde hiç bir şüphe yoktur, o kesin olarak Allah’ın sözleridir. Allahu Teala şöyle buyurdu;

فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ وَلَن تَفْعَلُواْ فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ

“Yapamadığınız (Kur’an gibi getiremediğiniz) ve hiç yapamayacaksınız (onun gibi getiremeyeceğiniz) için, o zaman inkar edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.” (Bakara 24)

Mademki, bir sûre dahi getiremiyorsanız, (hem de en belagat sahibi olan Araplar denediler ve onun gibi getiremediler) o halde bırakın bu inadı ve cehennem azabından sakının. Çünkü Kur’an’a inanmazsanız kâfir olursunuz ve cehennemlik olursunuz.

Peygamberliğini iddia eden Müseyleme Kur’an gibi bir şey söylemeye teşebbüs etti. Müslüman olmayan Araplar Müseyleme’ye dediler ki; ‘bu yalandır’. Amr bin El As adlı kişi Müseyleme’ye bir defasında şöyle dedi: “Senin yalancı olduğunu kendin biliyorsun”. O zamanlarda/İslam’dan önce söylenen şiirler Arapların en üstün sözleridir. Buna rağmen kâfir Araplar, bu şiirler Kur’an’a benziyor diye hiçbir iddiada bulunmadılar. Oysa en güzel şiirler Kâbe’de asılı idi. Bunlara Muallakat deniliyordu. Muallakat; şiir yarışmasında birinci dereceyi kazanan, Arapların tarihinde en güzel şiir parçalarıdır. Kâfirler Kur’an’ın büyüklüğünü ve yüksek belagatini görünce Kabe’ye astıkları şiir parçalarını indirdiler. İnsanlar Kur’an gibi bir şeyi bu güne kadar getiremediler ve bundan sonra da hiçbir zaman getiremeyecekler.

Kur’an insanlardan gelmediğine göre Kur’an’a ve Kur’an’ın içerdiğine, Allah’ın ayetlerine ve emirlerine uymalı, nehiylerinden vazgeçmelidir. Zira Kur’an’a iman Kur’an’la amel etmeyi ve onu uygulamayı gerektiriyor. Kur’an’a inanmayan kimse kesinlikle kâfirdir. Onun bir ayetini inkâr etse dahi kafir sayılır. İnsan Kur’an’a inanırsa kendisini kâfirlikten ve cehennemden kurtarır. Nitekim insanlar ya kâfir, ya mümin, ya cennetlik ya da cehennemliktir. Bu dünya ebedi hayat yeri değil, ahiret ebedidir. İnsan geleceğini düşünsün, cehenneme girmemek için çalışsın. Cehennemin yakıtı kâfir insanlar ve taşlardır. İnsanın vücudunda yağ gibi yakıcı maddeler ateşi alevlendirir. Taşların ateşi pek şiddetli ve dayanıklıdır. Tahtalar çabuk söner ve ateşi taşların ateşi kadar şiddetli olduğunu göstermek için insanların idrak ettikleri yakıtın gerçeğini gösterdi.

Bu ayette, başka bir nokta daha vardır: “Kulumuza indirdiğimiz” dedi. Burada Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem‘in üstünlüğünü gösteriyor. İnsan Allah’ın kulu olup başkalarının kölesi olmayınca en üstün dereceye ulaşmış demektir. Daha önceki ayette insanlara hitap ederken ‘sizi yaratana kulluk edin’ diye buyurmuştur. Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem bu kulluğu kabul eden ilk kişidir. Kâfirler ise bu kulluğu reddediyorlar. Ama kendilerine kanun çıkartan kimselerin birer köleleri olurlar. Zira köle başkasının emrine mutlak şekilde uyan kimsedir. Allah’ın emrini terk edip demokrasiyi kabul edenler, milletin temsilcileri olarak bilinen milletvekillerin çıkarttıkları emirler ve kanunlara uyarlar. Böylece milletvekillerini rabb edinmiş oldular, onların köleleri oldular. Bunlar aynen geçmişte Haham ve rahiplerini rab edinenler gibi olurlar. (Tövbe 31’e bakın).

Allah’ın emrine uymayan, sadece kendi keyfine, heva ve hevesine ve kendi arzusuna uyan kimse kendi heva ve hevesinin kölesi olur. Onun heva ve hevesi onun ilahı ve rabbidir. Allahu Teala heva ve hevesini ilah edinenlere sert çattı (Casiye 23’e bakın). Bunların örnek aldığı tip ve model ‘ben hürüm, istediğim şey yaparım’ diyen kimselerdir. Demokrasiye inanan bu kişiler cehennemi hak ettiler. Çünkü Allah’ın emrini reddedip kendi temsilcilerinin kanunlarına veya heva ve heveslerine uydular. Yine de, cahili Araplar ‘baba ve ecdatlarımızın gelenek, örf ve adetlerine uyarız’ diyenler gibi olurlar. (Bakara 170, Maide 104, Şuara 74’ bakın).  Bütün bunlar kafir sayıldı ve cehennemle müjdelendi. Ancak ve ancak kurtulan ve cennetlik sayılan kimseler, Allah’a iman edip onun emrine uyan kimselerdir, başkası değildir.

 

-19-

İman edip salih amel yapanlara müjde:

 

Allah Teâlâ şöyle bildirdi:

وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاً وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ 

“İman edip salih amel yapanlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Onlara buranın bir ürünü rızk olarak verildiğinde, “Bu, daha önce de rızıklandığımızdır” derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur. Onlara orada taharetli ve tertemiz eşler vardır ve orada temelli kalırlar.” (Bakara 25)

Allah kendisine kulluk etmeyenleri, Kur’an’a inanmayanları cehennem ateşiyle tehdit ettikten sonra Allah’a ve Kur’an’a inananları ve Kur’an’ın ayetlerine göre hareket edenleri, yani salih amel işleyenleri de cennetle müjdeledi. İman edenlerin manası; Allah’a, Resul’e ve Kur’an’a inananlardır. Kur’an’a inanan kimse, Kur’an’ın içerdiği bütün akidelere inanır; kıyamet gününe, haşır ve neşir, hesap, cennet, cehennem, meleklere, eski peygamberlere ve Resullere, bunlara indirilen kitaplara ve bütün mugayyıbatlara, kaza ve kader’e de inanır. Kısaca; Kur’an’ın bütün ayetlerine inanır. Resulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in vahy aldığına, sahih sünnetinin veya hadis-i şerif’in vahy olduğuna inanır. Bu iman yerleştikten sonra salih amel yapar. İmana dayanmayan her amel boştur, kabul edilmez. Salih amel, imana dayalı Allah’ın emirlerini uygulamak ve nehiylerinden vazgeçmeye denir. Sırf faydaya binaen iyi iş yapmak veya imana dayalı olmadan iyi iş yapmaya salih amel denilmez. Böyle bir şey dünyada insanlar tarafından kabul edilse de Allah indinde kabul edilmez. İman edip imana dayalı olarak salih amel yapanlara cennet var, dünyadaki bulunan meyveler gibi hatta daha güzelini elde edeceklerdir. Bir ayette, Allah gözlerin hiç göremediği güzelliklerle müminleri müjdeliyor. (Secde suresi 17. ayete bakın). Aynı anda tahir zevceleri olacaktır; hiç adet görmeyen, doğum yapmayan ve tuvalet ihtiyacı olmayan zevcelere sahip olacaklar. Mümin kadınlar böyle olacakları için de sevinirler ve kendileri için güzel bir müjde olur. Zira kadın hep temiz, hep güzel ve sevilir olmak ister. Aynı anda, 60-70 sene veya 80-90 sene dünyada olduğu gibi yaşamayacaklar, orada ebediyen en güzel durumda kalıp en güzel suretle ve güzel şeyleri elde ederek yaşayacaklar. Ne mutlu onlara! Resululah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem bir sefer bir acuz (yaşlı kadın)a: “Acuz kadın hiç cennete girmez’’ deyince, bu kadın üzülerek ağlamaya başladı. Fakat Resullah ona dünyada acuz mümin kadınlar ahirette güzel ve genç olacaklar deyince bu kadın pek çok sevindi. (Tirmizi, Beyhaki ve Tabarani)

 

-20-

Allah’ın misal verme hususunda çekinmemesi:

 

Allah’u Teâlâ geçen ayetlerde münafıklarla ilgili örnekler verince bunlardan kâfirliklerini gizleyenlerden itiraz geldi ve dediler ki; ‘Allah böyle örnekler vermez.’ Böylece Müşrikler, diğer ayetlerde Allah’ın kâfirleri köpeklere ve hayvanlara, putları sineklere, kale gibi gördükleri evlerini örümcek evine benzetmesine de itiraz ettiler. Akabinde şöyle dediler: “Allah yücedir, böyle örnekler vermez ve böyle benzetme yapmaz.” Bu halleri ile Allah’ı yüceltip çok sevdiklerini göstermek istiyorlardı. Oysa onlar şirke koşuyorlar, Allah’ın yüce değerini ve yüksek makamını şirkleriyle alçaltıyorlar, Allah’ın şeriatını, emir ve nehiylerini reddediyorlardı. Bu günkü kâfirler ve münafıklar gibi onlara da; ‘Allah’ın emrine uyun, nehyinden vazgeçin ve Şeriatını uygulayın’ denilince; “Allah’ı çok seviyoruz, kalplerimiz imanla doludur” diye iddia ederek böbürlenirler ve “Allah dediğiniz gibi demez” diyerek iftirada bulunurlar. Allah’u Teâlâ bu örneklere ve benzetmelere itiraz eden münafık, kafir ve müşriklere şöyle hitap ediyor:

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَن يَضْرِبَ مَثَلاً مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلاً يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ

“Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. İnananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilip ona inanırlar. İnkâr edenler ise; “Allah bu misalle neyi murat etti?” derler. Oysa Allah bu misalle birçoğunu saptırır, birçoğunu da yola getirir. Onunla saptırdığı yalnız fasıklardır.” (Bakara 26)

Müminler Allah’a inandıkları için kitabına da inandılar. Bu nedenle Allah neyi misal gösterirse ondan istifade eder ve ibret alırlar. Böylece imanları artar. Allah’ın şaka yapmadığını ancak düşündürmek ve inandırmak için bu örnekleri gösterdiğini kesin şekilde bilip inanıyorlar. Bu nedenle, hidayetleri artar. Ayette; ‘birçok kimseyi hidayete erdirir’ diyor. Müminlerin hidayetleri artar veya artırır ifadesinin manası; Allah’a bağlılıkları ve onun emirlerine uymaları daha fazla pekişir. Bu şekilde Allah’ın her emrini kusursuzca uygulamaya ve nehylerinden tereddüt etmeden hemen vazgeçerler. İmanın ve hidayetin artmasının manası budur. Yoksa Allah’ın varlığının tanımasında yani bir yaratıcının var olduğuna inanmada sorun yoktur. Fakat asıl sorun emirlerini yerine getirmek ve nehylerinden vazgeçme hususunda mevcuttur. Bir misal verelim: Bir çocuk babasının varlığına inanır, bu babamdır derse, bu kişi babasının varlığına inanmış olur. Bunun inanışı eksilmez ve artmaz. Fakat babasına sürekli itaat ederse ve hayır demeden onun emrini yerine getirirse babasına bağlılığı artar. Babası da onu sever ve ondan razı olur. Bu şekilde babasına inanışının artmış olduğunu teyit edebiliriz. Başka bir çocuk babasının varlığına inanır ve bu babamdır dediği zaman, onun hakkında şüphesi de yoktur. Fakat babası kendisine ne derse hiç dinlemez ve emrini yerine getirmezse böylece babasının emri dışına çıkmış olur. Böylelerine asi/isyan eden veya fasık denilir. Çünkü fasıkın manası; bir şeyden çıkan veya ayrılan kimsedir. Arapçada farenin başka bir ismi vardır; fasıkcık. Bu isim şuradan gelmiştir. Fare tahribat yapmak için deliğinden çıkmaktadır. Ve de ufak olduğu için fasıkcık (fuyeska) denilmiştir.

Buhari ve Müslim’de geçen bir hadiste; İbn Abbas Radiyallahu Anh’dan yapılan rivayete göre, Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Beş (tür hayvan vardır ki) hepsi de fasıktır; onları ihramlı kimse öldürebilir ve öldürülürler; akrep, yılan, ısırgan köpek ve karga..” buyurdu.

Birçok fasık nasıl babalarının varlığını tanırlarsa Allah’ın varlığını da tanırlar. Fakat hiç emrine uymaz, nehyinden vazgeçmez, (hâşâ) kendisini Allah’tan daha akıllı sayar. Bunu lisanen demezse de pratikte bunu gösterir.

Fasıklar iki çeşittir: Kâfirler ve bir kısım Müslümanlardır.

1- Kâfirler ya hiç Allah’ın varlığını tanımazlar, ya da bir kısmı onun varlığını tanır, fakat kitabına ve peygamberine inanmazlar. Bunlara Allah’ın emrinden çıktıkları için fasık denilir.

2- Bir kısım Müslümanlar Allah’a, kitabına, şeriatına ve peygamberine inanmakla beraber, bunların var olduklarına ve hak olduğuna da inanırlar. Fakat bunlar emirlerine veya bir kısmına uymaz, nehiylerinin bir kısmından vazgeçmezler. Bunlara da fasık denilir.

Yukarıdaki ayette; “… bu misalle bir çok kimseyi dalalete düşürür…. ve ancak fasık olanları bununla dalalete düşürür” sözünden kafirler kastedilmiştir. Çünkü ondan sonraki ayet bunların kim olduklarını açıklıyor.

Müfessir: Esad Mansur

Ayrıca...

“Demokrasi İstişare Değildir!”

[131. Ders] Abdullah İmamoğlu İle Tefsîr-ul Furkân

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir